Deniz aniden morarmaya başladı. Sonunda gerçek, gizil gücünü göstermeye hazırlanırcasına, tehditkar, karanlık bir mora bürünmemişti, tam tersi, sanki çağlar boyunca, insanın yağmacı bakışından korunmuş, hiç görülmemiş ama hep düşlenmiş, olağanüstü bir mordu. Ametist ve eflatun ışıltılı… Kıyıdaki dağların, korkunç ama kimseyi korkutmadığı için ölülerinin isimleri ucuz bir tabelaya yazılı kanyonun ardında beliren devasa karanlığı gördü ve tanıdı. Ama hayatın sessiz yan sokaklarına öyle alışmıştı ki, bir fırtınanın, gerçek bir fırtınanın, tam ortasına almak için kendisini seçebileceğine ihtimal vermedi.
Continue reading “Sakat kadın ve deniz”Kişisel bir cehennem
On küsur yıl önce, hayatın kendisi kadar tamamlanmamış kalan, zıt uçlara doğru gerilen bir öyküye koyulmuş, elbet tamamlayamamıştım. “Şebeke yok’’, “cevap yok’’ uyarılarıyla kesilen, uzun bir cep telefonu konuşmasından ibaretti öyküm. Gece yarısı, gürültülü patırtılı bir otogarda, otuzlarında bir kadın, makul başarılara ve üne kavuşmuş bir kadın yazarı arıyor, hikaye üstüne hikaye anlatarak, hayat üzerine anlamlı ama etkisiz sorular, cümleler yağdırarak, hesaplaşıyor, helalleşiyordu. Her suçlamanın bir özre, her özrün sokulup çıkarılan bir hançere dönüştüğü konuşma aslında çift sesli bir monologtu.
Continue reading “Kişisel bir cehennem”Yazılmadan kalan
Gün. Uçsuz bucaksız, beyaz bir kor gibi tutuşan, saatleri, renkleri tutuşturan Ağustos ışığı. Sıcak, suskun, soluğumsu… Gökyüzünün hiç görülmemiş derinliklerinden gelen, binlerce günü, binlerce henüz doğmamış güneşi yuvarlayıp getiren… Duru, berrak, sanki ilk başlangıcın su damlacıklarıyla kaplı… Hayata adım adım çağırmak yerine, kucaklayıp uçsuz bucaksızlığın ortasına fırlatan… Leylak rengi, altın rengi gölgelerle derinleşen mavilikler, capcanlı kiremit kırmızısı, soluk soluğa bir yeşil, sabırsız sarılarını şefkatle gizleyen… Bir avuç toprak, yalnızca bu ışıkta, ılık ve sevecen bir parıltıyla ufka dek uzanan taş, insana dair hiçbir imge yansıtmadan…
Continue reading “Yazılmadan kalan”İlk ışık ilk cümle
Bir ilk cümle, bir başlangıç… Diğerleri gibi tamamlanmamış kalacak, tantanalı uğultusunda dünyanın, dağılıp yitecek, suskunluğa doğru bir basamak daha inecek bir yazı için… Devraldığı sözü, soluğu ya da çığlığı, bir başkasına devredecek. Sabah olmuş, diye başlayabilirdim söz gelimi, gün ışığına uyandım. Mutluluğun ya da mutsuzluğun çok ötesinde bir yerlerde uyandım. Gece bitmiş, hiç vazgeçmeyecekmiş gibi duran karanlık geri çekilmişti. En uzun, en derin karanlıktan bile daha yakın, daha gerçek, billurumsu, altın rengi ışık. Sanki tutunup doğrulabileceğin, taze bir solukla geleceğe doğru, birlikte yola koyulabileceğin…
Continue reading “İlk ışık ilk cümle”Sokaklar, yürüyenler
Tutkuyla sevdiğim Galata’dan, Mecidiyeköy’e taşındığımda, yaşadığım boğulma hissini uzunca süre anlatamadım: “Buralarda yürüyebileceğim yol yok!” Tuhaftır, sığ ve saçma bir sızlanışı, en gerçek, en somut anlamına dek taşıyan, 1 Mayıs polis ablukası oldu. İstanbul’un ana arterlerinden birini boydan boya kapayan, yaygın deyişle, o ‘çelikten duvar’, 77’nin ve Gezi’nin Taksim’ini canlı canlı gömmeye çalıştığı gibi, Çağlayan ve Okmeydanı gibi semtleri, söz gelimi Nişantaşı’ndan ayıran sınıra da işaret ediyordu sanki…
Continue reading “Sokaklar, yürüyenler”
