Bir insanlık koridoru, sessizce…

“Maske takmak yasaklanacakmış!” Yolda kulağıma çalınan, siyasi bir kara komedinin, ‘absürd’ bir oyunun açılışını andıran bu cümle, yeni polis yasasıyla ilgiliymiş! Maskeleri ustaca kullanan, her kavramı bir çırpıda takılıp çıkarılan birer maskeye dönüştüren hükümetimiz adına, demokrasi oyunumuz adına anlamlı bir final! Kürtler söz konusu olduğunda, ‘saçma’nın sınırlarının aşılmasına, hak, hukuk, insanlık ve benzerinin rafa kaldırılmasına alıştık. Makineli tüfek takılabilen düzinelerce TOMA’nın ısmarlanmasına, bir gösteriye katılmaya 10 yıl ceza biçilmesine, yedi—sekiz bin kişi tutuklanırken, şiddetin asıl nedeni şiddet karşıtı söylemlerdir, tarzı yazılara…

Continue reading “Bir insanlık koridoru, sessizce…”

Sözcükler, maskeler

Bir toplama kampında, Auschwitz’de, sadece at resimleri çizen, sağında solunda binlerce insan ölürken, bulabildiği her kağıda hayali atlar çizerek sağ kalan bir ressam… Katliamlara ait tek bir belge için bazen onlarca mahpus ölümü göze alırken, paha biçilmez ‘tanıklığından’ feragat eden sanatçı ‘bencilliği’… Hayatın, uçsuz bucaksız bir kapatılma demek olan hayatın, çeşit çeşit koğuşundan, hücresinden, cenderesinden, kılıktan kılığa giren kaposundan sonra, her biri ayrı bir karanlık demek olan sayısız günden ve geceden sonra, eski bir resme döner, yılların içinden süzülüp gelen ışıkta bir daha bakarsınız.

Continue reading “Sözcükler, maskeler”

Eski gece —II

Tehlerini, tehditlerini sezdirmeden çökmüştü karanlık, apansız, vaktinden önce derinleşmişti. Uzaklardan gelen kapkara bir ırmak taşmıştı sanki, sel suları kabarmış, her yeri, her şeyi kaplamıştı.

Kaskatı bir yumruk gibi kapanan gecede, taş kesilmişçesine uyuyordu kent… Metal kadar sert, aşınmaz, insafsız bir avuç… Fırtına gecesi. Hırçın bir rüzgar, kıstırılmışçasına, uluyarak dört dönüyor kentin sokaklarında, çemberler çiziyor, çıkışsız bir labirentte, kendi öfkesine dolandıkça dolanıyor.

Continue reading “Eski gece —II”

Eski gece

Uyarıda bulunmadan, tehlerini duyurmadan çökmüştü karanlık, sıradan bir eylül akşamında belirmiş, apansız, vaktinden önce derinleşmişti. Başka topraklardan gelen kapkara bir ırmak taşmış, sel suları kabarmış, her yeri balçıkla, girdapla, yıkımla kaplamıştı sanki. Taş kesilmiş kentin üzerine devasa bir yumruk gibi kapanan, onu komaya benzer bir uykuda kıskacına alan gece. Metal gibi sert, aşınmaz… Fırtına gecesi. Hırçın bir dağ rüzgarı dolanıyor kentin sokaklarında, birbirine katıyor çöpleri, poşetleri, insana dair öyküleri, ayrım gözetmeden, sağa sola dağıtıyor yazdan kalan son renklerle görünümleri…

Continue reading “Eski gece”

Umutsuzluğun mucizeleri

Kişisel olanın peşinde ısrarla iz sürmek, sanki zıt yöne, anonime yaklaşmaktır, anonime, herkese ait, herkese dair olana —uçsuz bucaksız, eylül göğü renginde bir deniz gibi düşleyebiliyorum onu— ulaşmak içinse ‘kişisel’in nehirleri boyunca akmayı öğrenmek gerekiyor. Deltaları, alüvyonları, dip akıntıları, bataklıkları boyunca… Norveç, Bjornson Festivali. Beni kuzey ülkelerinde tanıtan kitaplarım ve her defasında rengarenk ama farklı ayrıntılarla sunulan özgeçmişimde göz alıcı, can alıcı bir tamlama olarak beliren ‘köşe yazarlığım’ üzerine konuşmaya böyle başlıyorum. Her zamanki gibi…

Continue reading “Umutsuzluğun mucizeleri”