”Sait Faik Hikâye Armağanı” Aslı Erdoğan’ın

Darüşşafaka Cemiyeti ve Yapı Kredi Yayınları tarafından düzenlenen 56. Sait Faik Hikâye Armağanı ”Taş Bina ve Diğerleri ” adlı kitabıyla Aslı Erdoğan’a dün Yapı Kredi Kültür Merkezi Sermet Çifter Salonu’nda düzenlenen törenle verildi.

Doğan Hızlan başkanlığında toplanan Hilmi Yavuz, Füsun Akatlı, Nursel Duruel, Jale Parla, Murat Gülsoy ve Beşir Özmen’den oluşan seçici kurul ödülü oybirliğiyle verdi. Gerekçeli kararda, “Seçici kurul, 56. Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, ‘çağımızın dilsiz tanıklığını mekânın, bedenin ve imgenin içinden dokuyarak evrensel insanlık acılarını seslendirmekte gösterdiği ustalık’ nedeniyle ”Taş Bina ve Diğerleri ”adlı kitabıyla Aslı Erdoğan’a vermeyi uygun görmüştür.” denildi.

Darüşşafaka adına töreni açan Beşir Özmen 56. Sait Faik Hikâye Armağanı sürecini özetledi. Aslı Erdoğan’a ödülü Sait Faik’in yakın arkadaşlarından ünlü yazar Yaşar Kemal verdi. Sait Faik’in son günleri ve ödül kararının alınışıyla ilgili tanıklıklarını paylaştı. ”Bu Darüşşafaka’ya bağış yapmakla ve bu armağanı koymakla çok isabetli bir iş yaptılar. Bu ödülü alanların hemen hepsi arkadaşımdır. Aslı Erdoğan’ı tebrik ediyorum.” dedi.

Aslı Erdoğan ise, Yaşar Kemal’in elinden ikinci kez ödül almaktan dolayı duyduğu heyecanı dile getirdi. Duygularını; 12 yaşlarında Sait Faik okuduğum hikaye beni ağlattı. Hikaye sevgiyle ilgiliydi, çok yalındı. Ben de insanlar daha çok sevebilmek için yazdım. Bunu bana ilk öğreten Sait Faik’ti. Bu ödül kendimi iyice yalnız hissettiğim bir dönemde geldi, teşekkür ederim.” sözleriyle paylaştı.


Dünden Bugüne Sait Faik Hikâye Armağanı…

Sait Faik’in vasiyeti üzerine annesi Makbule Hanım Kasım 1954’te hazırladığı vasiyetinde malvarlıkları ve yazarın eserlerinin telif haklarını Darüşşafaka’ya bırakır. Bu vasiyetnamenin bir maddesinde, her sene dönemin ileri gelen edebiyat ustalarından oluşacak jürinin, o sene içerisinde yazılmış en iyi hikâyeyi seçerek ona “Sait Faik ve Makbule Abasıyanık Hikâye Mükâfatı” vermesi istenir. Sait Faik Hikâye Armağanı, Makbule Hanım’ın 1964 yılındaki vefatından sonra Darüşşafaka Cemiyeti tarafından düzenli olarak verilmeye başlandı. 2003’ten beri, Sait Faik’in tüm eserlerini yayımlayan Yapı Kredi Yayınları’nın işbirliğiyle verilen Sait Faik Hikâye Armağanı, ülkemizin en uzun soluklu hikâye armağanı unvanını taşıyor.


Başkalarının hayatı

Kent ve ben, bir çatı katı penceresinin ardından birbirimize bakıyoruz, belli belirsiz, gelip geçici bir şey gördüğümüz. Boydan boya lekeli camda, iç içe akmış, sınırları dağılmış, düğüm olmuş imgeler. Donuk, kımıldanan, yarı—düşsel. Alelacele çizilmiş, son biçimine kavuşamadan yarıda kesilmiş taslaklar gibi. Ancak sonsuz bir bakışın, her gözün kendinden bir şeyler kattığı sonsuz bir bakışın tamamlayabileceği taslaklar… Kent ve ben, her yönden çevrilmişiz kendi hikâyemizle. Görülen ve söylenen, susulmuş ve unutulmuş hikâyelerimizle…

Continue reading “Başkalarının hayatı”

Soğumuş iki fincan

Kimdir ‘öteki’! Bizden olmayan ama ‘biz’i tanımlayabilmek için gereksindiğimizdir. Kendisinden başka her şeyi göstermesini beklediğimiz aynadır bazen de.
10 küsur yıl önce, ilk köşe yazıma böyle başlamıştım. Her köşenin bir adı olmalıydı, yanımda, en yakınımda hissettiğim sözcüğü apar topar köşeme verdim: ‘Ötekiler’. Artık epeyce eskimiş, tüketilmiş ‘öteki’ tanımlarından, bütün kavramlar gibi kalemimi defalarca tökezleten ‘öteki’ kavramından çok, Dostoyevski’nin romanını anmış, çoğul takısıyla da bu adı yumuşatabileceğimi ummuştum. ‘Biz’e gelince…
O başkalarının sözcüğüydü.

Continue reading “Soğumuş iki fincan”

Tutanak

Avusturyalı şair Heimrad Backer’ın ”Tutanak” adlı kitabı, toplama kampları ve soykırım üzerine okuduğum en güçlü metinlerden biri. Edebiyat, korkuncu betimlemekte ne denli ustalaşırsa ustalaşsın, bu boyutta kıyımı ve dehşeti yansıtmaya soyununca, daha baştan yenilmeye yazgılıdır. Gerçeğin yerine, belki daha dramatik, belki daha kuru bir başka gerçeği koyacak, salt insan acısını seyirlik bir malzemeye dönüştürecektir. Amberin içinde yakalanan sinek gibi. Faillerin ve kurbanların dilini alıntılamak yeterlidir, der Backer. Belgeyle vahşetin çakışma noktalarında kurar şiirini.

Continue reading “Tutanak”

Taştandır bilinç…

Bitmeyecek bir öykü başlıyor yine. Kimi zamandillendirilen fakat koronun sesi altında duyulamayan…

”Bir mucize gibi bakabileyim diye hayata gözlerini bana bıraktı.” Aslı Erdoğan’ın son kitabı Taş Bina ve Diğerleri’nde kullandığı en etkileyici leitmotif bu cümle.

Erdoğan’ın eseri dört öyküden oluşuyor. Sonuncusu kendi içinde yedi bölüme ayrılmış ( başlangıç, insanlar, taşlar, düşler, kahkaha, öyküler ve sonlar ) olan ”Taş Bina” Ama ondan önceki üç öyküye de değinmeli.

İlki ”Sabah Ziyaretçisi’nde davetsizce gelen ölü misafirin yazarla bir öyküyü paylaşmasına tanıklık ediyoruz. İkincisinde sanatoryumda yatan altı hastanın kaçamak hikayesi var, adı ”Tahta Kuşlar”. Sonrakiyse hamile bir kadının düşüncelerini, hislerini anlatan ”Mahpus”. Ve ”Taş Bina”…

Ne ola ki bu? Gerçekten var mı? Yoksa sadece bir kurgu mu? Acaba bilinç dediğimiz olabilir mi?

Aslında hepimiz bir taş binanın içinde yaşıyoruz. H—A—Y—A—Tımız burada geçiyor. Dışarıda ne var ya da dışarısı kurarak kahkalarıyla bir türlü var mı bilemiyoruz? Topu topu beş katlı bu binadan öte değil dünya. Dünyamız… Taşlarla örülü, insanların düşler kurarak kahkalarıyla bir türlü sonunu getiremedikleri öykülerini yazdıkları —yazmaya çalıştıkları— bir yer burası.

Taştan… Yıkılması güç. Korunaklı. Yazın soğuk kışın sıcak. Dışarısıyla, diyerleriyle hep zıt olan… Her zaman çelişik…

H—A—Y—A—Tta hep kendimiz öncelikliyiz. Dolayısıyla adımız alfabenin ilk harfiyle başlamalı: A. Bizden sonrakilerle ilişkideyiz her zaman. Diğerleriyle… İnsanlarla, ölü olanlarıyla da, doğadakilerle, sadece görünenlerle değilhissedenlerle bile… Acaba bu yüzden mi bazen diyaloglarımız sessiz?

Sessiz ve genellikle tamamlanmamış… İlerliyoruz sürekli çünkü… Nerede? Bir labirentte. Arada çıkmaza giriyoruz. O zaman yardımımıza düşlerden bir melek geliyor. Kurtuluyoruz. Ama ya melek? Ölüyor. Çok hırpalandığından… Aldığı darbelere dayanamadığından… Bizim yüzümüzden… Katil kim? Biz miyiz?

Labirentte her adımda bir öykü yazılıyor. Ya bizim yaşadığımız ya diğerlerinin yaşadığı, rastlaştığımız…

Katılmak istiyoruz bazendiğerlerine. Onlar kendi şarkılarını söylüyor durmaksızın. Biz bu koroya eşlik etmek niyetindeyiz. Ama başaramıyoruz, hep yanlış notadan hep yanlış yerden giriyoruz. Böylelikle biz diğeri oluyoruz.

İşte o zaman taş binaya sığınıyoruz. Bitmeyecek bir öykü başlıyor yine. Kimi zaman dillendirilen fakat koronun sesi altında duyulamayan… Zamanla vazgeçiyoruz bizde. Artık taş binada hapsolmuş durumdayız. A da yok. Gitmiş. Giderken degözlerini bize bırakmışama bu sefer başka kimse olmadığından… By Büşra Burcu Ünker – Notos Öykü