‘Ne desem yalan gibiydi… Sizi iskelenize bıraktıktan sonra ikinci mevkide oturmuş, dünyada ilk yazıyı yazanı düşünüyordum.’ (‘Mektup’, Sait Faik)
Karanlığa uyanıyorum. Sabaha az kalmış olmalı. Yağmur durmuş. Yazı gecem! Daha başlamadan sonlanmış gibi. (Ateş düşürücü, ağrı kesiciler, iki ayrı astım ilacı…) Irmağın ortasını çoktan geçmiş, geri dönülemeyecek kadar uzaklaşmışım dünün kıyılarından. Huzursuz, kıpır kıpır uykusunda kent. Bekliyor, düş görüyor, unutuyor, mırıldanıyor. Yepyeni bir güne, aydınlık ve gerçek güne hazırlanıyor. Bense burada, kendi gecemde, gecemin kuytuluklarında kalabilseydim keşke. Ama çarem yok akıntıya kendimi bırakmaktan başka… Sürüklenmekten, ‘yarın’ dediğim kıyıya doğru sürüklenmekten başka. Aydınlık, sert, gerçek dünyaya doğru… Son yağmur bulutları terk ediyor kenti, uzaklarda bir yıldız, tek başına siliniyor.
İlk mektup
‘Ne desem yalan gibiydi. Selviler Arnavutköyü’ne doğru mırıldanıp dururdu. Bir taka İstanbul’a gider; bir yelkenli böcek yüklü bize doğru gelirdi. Tepelerden, ‘Kırk katır mı istersin, kırk satır mı?’ diyen bir masal cezası havası eserdi.
Rıhtımın kırık taşına oturmuştuk. Bulutlar yıldızlara bir şeyler götürürdü. Beklerdik. Masalımıza aydan çocuklar gelecekti.
Sizi iskelenize bıraktıktan sonra ikinci mevkide oturmuş, dünyada ilk yazıyı yazanı düşünüyordum.’ (‘Mektup’, Sait Faik).
Bir pazar sabahı, Burgaz’a doğru yolculuk.
Taş bina (2)
Farz edin ki, tabelasız kahvenin karşısında, müdavimlerinin dışında pek az kişinin kabul edildiği, işbilir görevlilerin sabaha dek kapıda durup sarhoşları, olay çıkaranları taksiye bindirdiği bir bar var. Bu barın gediklileri içinse, karşıdaki hayatlar, günün birinde anlatmak istedikleri birer öyküdür. İnsan üzerine bir öykü kurgulamaya giriştiklerinde… (Öykü anlatma sanatı, korları eşeleme sanatı değil midir bir yanıyla, parmaklarını yakmadan?) Kekremsi bir ölüm tadı bırakır damaklarında. Bu kokuşmuş düzenden, sistem denilen bunca pislikten, ruhlarının saat gibi kurulu labirentlerinden usandıklarında, son bir umutla gözlerini sokağa çevirirler. Parlak camda yansıyan imgelerinin ardında beliren, yarı—karanlık, suskun, kestirilemez arka sokaklara… Avlulara, bodrumlara, tünellere, özgürlük hayaletinin zincirlerini şakırdata şakırdata dolaştığı gizli dehlizlere…
Continue reading “Taş bina (2)”Mystiken vinner i kampen mellan civilisationerna
Den turkiska författaren Aslı Erdoğan skapar i sitt författarskap en modern mystik som går över alla gränser och blir ett alternativ till den traditionella motsättningen mellan religion och upplysning.
https://www.svd.se/mystiken-vinner-i-kampen-mellan-civilisationerna
Taş bina
10 küsur yıl önce, aynı bu akşamki ruh halimle eve döndüm. Yazı gecemdi, yorgundum, yüreğim kıyım kıyım, sanki kendi katilini arıyordu. İvedilikle ele alınması gereken pek çok konu, olay, mesele karşısında bütünüyle güçten kesilmiş, suçluluk, yetersizlik duygularıyla, bomboş kâğıtlara bakıyordum.
Birdenbire bir ses, bana ait olmayan ve sanki bir insandan gelmeyen bir ses, beni sözcüklere, imgelere, uzaklardaki taş binaya doğru taşıdı. A.’ya doğru.

