İşte vedalaşmışız (devamı)

Tuhaf bir sabah. Kopkoyu. Durgun. Beklentisiz. Gün, sanki gönül rahatlığıyla doğup yoluna koyulamadan, birdenbire burada, aramızda, insanların dünyasında buluvermiş kendini. Gecenin ardısıra bıraktığı karanlıkla tortulanmış, yol yol dalga izleriyle fırtınanın… Daha en başından bitkin düşmüş, sanki bir an önce gözlerini yummak, bir başka geceyi düşlemek istiyor.
‘İşte vedalaşmışız’, diye yazmıştı Muhammed Ali Taha bir Filistin mülteci kampında. “Vedaların yasını tutamayız. Vaktimiz de kalmadı, gözyaşlarımız da. Veda anını bile tanımayız. Birdenbire gözyaşları içinde kalırız. İşte vedalaşmışız.” Uzun, upuzun bir veda mektubu yazdığımız her şey, yanıtsız kalmaya yazgılı. Bazen ölülere, bazen hayatın kendisine seslenen…

Continue reading “İşte vedalaşmışız (devamı)”

İşte vedalaşmışız

Tuhaf bir sabah. Su gibi duru ve saf. Dingin. Bir haziran sabahı için fazlasıyla koyu. Umutsuz, beklentisiz. Gün, sanki gönül rahatlığıyla doğamadan, birdenbire burada, bizim aramızda, insanların dünyasında buluvermiş kendini. Bunca ışık bolluğuna karşın, sanki geceden kalan bir karanlıkla tortulanmış, güçten kesilmiş. Yeni bir geceden başka bekleyecek şeyi kalmamış. Daha en başından yitirilmiş…
Bir yarım cümle: Böylesi bir sabahta, günlerdir tamamlayamadığım ‘Gerçek Ölümler’in başına oturuyorum. Devam etmeli mi? ‘Bizler gerçek ölümlerle öldük’ diye seslenen, yarım yüzyıl önce yazılsa da sanki kadim zamanlardan seslenen bir yarım cümlenin çevresinde çemberler çiziyorum haftalardır. Yanıtsız kalan bir çağrı, uzun, upuzun bir veda mektubu olarak yazı. Hayatın ve ölümün gerçekleri kadar yalanlarını da üstlenmek zorunda olan yazı. İnsan devam edecek gücü nereden buluyor?

Continue reading “İşte vedalaşmışız”

Avrupa Edebiyatı Türkiye’de / Türk Edebiyatı Avrupa’da

Kültür projesi olan ”Avrupa Edebiyatı Türkiye’de / Türk Edebiyatı Avrupa’da” devam ediyor.

İstanbul Goethe Enstitüsü, Avrupa Birliği “Kültür Köprüleri” programının finansal desteği Türkiye’den başlayan Brüksel’de son bulacak geniş kapsamlı bir kültür projesi olan “Avrupa Edebiyatı Türkiye’de / Türk Edebiyatı Avrupa’da” devam ediyor.

Projenin Türkiye bölümünde, 8 Avrupa ülkesinden 48 tanınmış yazarı ve birçok fotoğraf, film, müzik sanatçısını 24 kente taşıyacak bir turne yer almakta, sanatçılara çeşitli audio—visual araçlarla donatılmış bir ‘gezici kütüphane’ eşlik ediyor. Proje kapsamında yer alan kentlerde, okuma ve söyleşilerin, konserlerin, sergilerin, kısa film gösterimlerinin ve çeşitli gösterilerin yer alacağı “Avrupa Kültür Haftaları’’ düzenleniyor.

Projenin haziran ayağında ise 8—11 Haziran arasında Türk edebiyatını İsviçre’ye taşıyor. İsviçre’nin Zürih ve Basel kentlerinde düzenlenecek etkinliklerde Türk edebiyatının ödüllü iki kadın yazarı Aslı Erdoğan ile Sema Kaygusuz, okuma ve söyleşilerde edebiyatseverlerle bir araya gelecek. By Ömer Faruk Akari / Dünya Bülteni

Gerçek ölümler

‘Toprağın içinde ve üstünde çalışıyoruz, bazen tepemizde bir dam, bazen yağmur altında, kazmayla, kürekle, kaldıraçla. Koca çimento torbaları taşıyoruz, tuğlalar örüyoruz, demir çubuklar döşüyoruz, çakıllar yayıyoruz, toprağı çiğniyoruz. Ancak şimdi kavrıyorum eski uygarlıkları kurarken ödenen fiyatı. Eski Çağlar—özgür insanların düzenlediği bir alçaklık kölelere karşı.’
Kaldığım yerden sürdürüyorum. Daha önce de alıntıladığım bu cümleler Tadeusz Borowski’den (‘Şu Bizim Auschwitz’, Mete Tunçay çevirisi), 20. yüzyılın ortasında bir toplama kampını anlatıyor. Aynı cümleler 19. yüzyılda ya da 17. de yazılmış olabilirdi, İngiltere’de ya da Peru’da, fabrikalarda, kömür ya da altın madenlerinde… Farklı üslup ve bilinçle, Eski Çağlar’da bile yazılmış olabilirdi. Üst üste konan tuğlalar gibi birbirine benzeyen, yüzyıllar boyu birbirini yankılayan, çağıran, yineleyen cümleler…

Continue reading “Gerçek ölümler”

Kendine ait bir kalem

Virginia Woolf, ‘Kendine Ait Bir Oda’da, Shakespeare’in aynı yetenekte bir kızkardeşi olsaydı ne olurdu sorusunu ortaya atar ve Judith’in intiharla sonuçlanan hüzünlü öyküsünü kurar. Hintli bir yazarın, ilk kitabıyla ‘Booker’ Ödülü’nü aldığını duymuşsunuzdur. Şimdi, bu romana yazınsal düzeyde eşdeğer bir kitabın Türkiye’de, Trabzon’da yazıldığını varsayalım. Hastalıklı, ince bir genç olan Cemal, yaşamını, odasında okuyarak geçirmiş ve bir roman yazmıştı. ‘Madam Bovary’ gibi sayısız klasiğe gönderme yapan 500 yüz sayfalık kitabı, nasılsa İstanbul’da bir yayıncı tarafından kabul edilir, üstelik çok önemli bir ödül —jürideki yazın tutkunu, yaşlı bir yazarın bastırması sonucu— kazanır.

Continue reading “Kendine ait bir kalem”