Işıl ışıl bir haziran sabahı, kahve kokusu, belli belirsiz bir akordeon sesi, sanki steplerden yankılanırmış gibi duyulan, dupduru, sevecen bir gökyüzü. Renkle, ezgiyle, insanla dolu sokaklar, meydanlar… Bin ayrı dille, çağrıyla, vaatle, ihtimalle dolup taşan meydanlar, uzaklara doğru kıvrıla kıvrıla giden sokaklar, dörtyol ağızları yabancı bir kentin…
Suskunluğu, insana dair bir iz taşımayan sevecen gökyüzünün… Kalabalıkların ortasındayım, bir kahveye oturmuşum. Yanımda getirdiğim gazete küpürleri, bilgisayar çıktıları, cezaevi raporları, on yıl kadar önce yazdığım cezaevi yazıları plastik masayı kaplamış. Ve elbet kitaplar, küllükler, kalemler, soğumuş fincanlar…
Yalın bir mektup
Yalın, acılı bir mektup.
Belki çok geç kalmış bir mektup. Kime sesleniyor? Bana, bizlere, yoluna çıkan herkese. Taşlara, gökyüzüne… Suskunluğuna sesleniyor gökyüzünün, uzun, acılı bekleyişine toprağın. Bense gene ‘uzaklardayım’, birkaç adım bile olsa, gene uzaklaşmışım ölümün gölgesinde yazdığım ülkeden. Sıcacık bir haziran sabahı, taze ekmek, kahve kokuları, müzik sesleri, ışıkla, renkle, insanla dolu sokaklar… Bin ayrı ezgisi, çağrısı, yarını hayatın. Kalabalıkların orta yerinde, nasıl geri dönebilir insan, belki de içinden hiç çıkamadığı bir hücreye? Bir kahveye oturmuşum, plastik masayı gazete kupürleri, bilgisayar çıktıları (bu mektup gibi), yanımda getirdiğim cezaevi raporları kaplamış. Nasıl numaralandırırım boş, beyaz kâğıtları, kalemimi yontar, yüreğimi sertleştirir, tam ve doğru mesafeden nasıl anlatırım çocuk ölümlerini? Kapattığımız, işkence ettiğimiz, ölüme yolladığımız çocukları…
Melekler, kelebek…
Yaklaşık 10 yılda bir döndüğüm Orta Avrupa kentlerinden birindeyim. Geriye dönüşün hesaplaşmalarını, acıyla karışık uyanışlarını, dirilişlerini ilkinde tüketmiş olmalıyım, bir hüzün damlası bile kalmamış ikinci sefere. Muhteşem dağlar, derin vadiler, nehirler, kartpostal gibi kentler… Bir ufkundan ötekine tek bakışta görebilirmişsin hissini uyandıran bu soluk kesici ülkenin güzelliğine bağışıklık kazanmışım sanki. Kullanılmaya kullanılmaya uzaklara bakma yetisini yitirmiş gözlerimi hiçbir şey parlatmıyor, yaşartmıyor da…
Bir zamanlar, koskoca bir bavul, fizik kitaplarım, uzun kollu, ciddi gömleklerim, fönlü saçlarımla vardığım bu Orta Avrupa kentinde, gözlerimi kendi geçmişime dikmek istesem, nereye bakacağımı kestiremiyorum. Hem ‘bilinmeyen’in, hem ‘tanıdık’ olanın peşinde, ikisini de bulamıyor, ya da artık tanıyamıyorum. Nehir, köprüler, kıyılar, katedral…
İkiyüzlü okur ya da soru işareti
Bir ses, bir gürültü, bir fısıltı ne zaman müziğe dönüşür…
Soru işareti koyacak gücü bulamadım, çünkü asıl soruyu hiçbir zaman dile getiremedim. Hep sözcüklere yenik düştüm. Şu an, pencerenin önünde duruyor, dışarıdan gelen sesleri dinliyorum. Sokağı, sokakları… Alçaktan uçan kuşların kanat çırpışlarını, ağır, bezgin, ikircikli ya da hızlı, öfkeli adımlarını insanların, rüzgârda sallanan çamaşırları, sürüklenen dalları… Uzaklardaki limandan ayrılan bir geminin veda ıslığını… Uzayıp giden dolambaçlı yolları… Usulcacık yanan bir mumu dinlercesine soluk alıp verişini dinliyorum hayatın ve sanki uzak ya da yakın, bütün sesleri duyuyorum. Yankıları, gölgeleri, duraksamaları ve suskunluklarıyla bütün seslerini dünyanın… Yaşamları, ölümleri, öyküleri…
Sen
Zor bir çiçeklenmeyi başarmak. Uzun, beyaz bir mevsimin ortasında, günün çıplak keskin ışığında, sessizliğin gözcülük yaptığı mırıltıların arasında. Zor bunca gecikmişken… Her şeye karşın deniyorum. En azından denemem gerek, başka çarem yok sanırım.
Bir kez daha suskunluğun tam ortasında konuşuyorum —ben derken kendimden söz ettiğimi düşünürseniz aldanırsınız— konuşuyorum, her şeyi kaybetmeyi göze alıyorum. Sürgün, bir kez daha. Ancak böyle, ancak şimdi, sözcüklerin kısır toprağında yolumu açarken, bu bir yolsa eğer, çabucak silinmişin, yerinden edilmişin, unutulmuşun izinden gidiyorum demektir. Çoktan çekip gitmiş şeylerin…

