Yağmur. Vahşi, ılık ve sevecen temmuz yağmuru. Kısa ömürlü… Bir çatı katı penceresinden gördüğüm göğün durgun, hüzünlü yüzü. Bulutlar alçalmış, kıştan kalan renklerle kuşatmış kenti. Soluk ışığın altında gün, bir tünelmişçesine uzadıkça uzuyor.
Kararsızlık içinde bekliyorum. Pencerenin önünde, her zamanki yerimde, yerlisi olduğum ülkede… Dışarının seslerinden çok, kendi iç sessizliğimi dinleyerek… Uçsuz bucaksız gökyüzü sedef beyazı, inci beyazı, gözyaşı beyazı. Yarı kapalı gözlerle düş kurmaya devam ediyor. Sanki aynı yağmur her yazı sabahında geri gelen… Bana da aynı pencerede durmak, beklemek, aynı sessizliği dinlemek kalıyor. Aynı çıkmaz sokaklarını adımlamak belleğin. Pazar yeri bile sessizleşmiş bugün, bir çocuğun sesi ‘soğuk su’ diye bağırıyor iki—üç kez, çabucak vazgeçiyor. Kuşlar sevinçle, durmamacasına şakıyor.
“Konuşmayı 22 Yaşımda Öğrendim ve Israrla Yazmayı Deniyorum”
Yazarken insan ruhunun en karanlık noktalarını hiç bitmeyen bir sabırla eşeliyor, kendi karanlığımızı açıksözlülükle bize gösteriyor. Kurban ve katili aynı açıklık ve mesafeyle anlattığından mıdır bilinmez, romanlarını okurken kendi karanlığımızdan korkmuyor, onunla yüzleşmeyi de öğreniyoruz belki.
http://bianet.org/bianet/diger/123320-konusmayi-22-yasimda-ogrendim-ve-israrla-yazmayi-deniyorum
Keşke…
Kararsızlıkla başlıyorum.
Her ikisini de itiraf ederek: Karar verme zorunluluğunu ve bir başlangıcı. Daha ilk tökezlediğim yerde kalakalıyor, henüz yazılmamış satırın sonsuzluğuna art arda noktalar koyuyorum. İnsan elinden çıkma, ufacık siyah yuvarlaklar, boşluğa işaret etmek, onu belirginleştirmek, görünür kılmak için sanki. İşte böyle başlıyor bir varoluş öyküsü, kararsızca, üzerine ağ gibi atılan sözcüklere yakalanan boşlukla… Ve elbet düşkırıklığıyla.
Beyazın sessizce kabullenişi üzerindeki işaretleri, ama boşluğun, her türlü insani ize karşın boşluk olarak kalmaktaki ısrarı.
Mesele, çözümler, öneriler
’Söylenen her saçma söz üstüne yazı yazmaya kalkışacak olursak, bu ortamda, vay halimize!’ (Murat Belge) Kusura bakmayın, kafam karışık, yol yorgunluğu. Üç—dört şehir, paneller vs. Türkiye’ye dönüp de gazeteleri açtım mı sersemliyorum. Sanki Avrupa’nın sosyal demokrat vs. bir ülkesinde, o ülkenin en nezih semtinde doğup büyümüşüm, bu topraklara yolum ilk kez düşmüş gibi nutkum tutuluyor. Saçma’nın yarattığı göz kamaşması, girdabı andıran baş dönmesi herhalde. Ne yazık ki, bir çözüm önerisini daha, biri Türk, öteki Kürt, iki kadınla evlenme önerisini kaçırmışım.
Continue reading “Mesele, çözümler, öneriler”Barabbas’ın suçluluğu
Aralık ayının son pazartesisiydi. Hepimiz soluğumuzu tutmuş, mahkeme sonucunu bekler gibi tahlilleri bekliyorduk. O gün çıkacağından, çıkmayı artık hak ettiğinden emin olanlar vardı aramızda, ama onlar bile bavullarını toplamaya cesaret edemiyordu.
Nöbetçi doktor gecikmiş, hava kararmaya başlamıştı. Herkes evine gitmiş, en vurdumduymazımızın yüreğine bile bir ağırlık çökmüştü. Günün her saati karanlık bir koridor boyunca sıralanmış 15 kadar odadan oluşan tek katlı bir binaydı burası. Oda pencereleri bahçeye değil, yarım metre genişliğinde bir başka koridora açılırdı. Pazar günleri ziyaretçiler ip gibi dizilir, lekeli camların ardından kırık dökük teselli cümleleri iletilirdi.

