Belki çok geç kalmış bir mektup. Kime sesleniyor? Bana, bizlere, yoluna çıkan herkese. Taşlara, gökyüzüne… Suskunluğuna sesleniyor gökyüzünün, uzun, acılı bekleyişine toprağın. Bense gene ‘uzaklardayım’, birkaç adım bile olsa, gene uzaklaşmışım ölümün gölgesinde yazdığım ülkeden. Sıcacık bir haziran sabahı, taze ekmek, kahve kokuları, müzik sesleri, ışıkla, renkle, insanla dolu sokaklar… Bin ayrı ezgisi, çağrısı, yarını hayatın. Kalabalıkların orta yerinde, nasıl geri dönebilir insan, belki de içinden hiç çıkamadığı bir hücreye? Bir kahveye oturmuşum, plastik masayı gazete kupürleri, bilgisayar çıktıları (bu mektup gibi), yanımda getirdiğim cezaevi raporları kaplamış. Nasıl numaralandırırım boş, beyaz kâğıtları, kalemimi yontar, yüreğimi sertleştirir, tam ve doğru mesafeden nasıl anlatırım çocuk ölümlerini? Kapattığımız, işkence ettiğimiz, ölüme yolladığımız çocukları…
Continue reading “Yalın, acılı bir mektup.”Arayazı
Gündoğumundan önce uyandım, beklemeye başladım.
İlk aydınlığı, kuşları, bilinmezden ilk çıkanı… Sessizce beliren bir ışık huzmesinin giderek derinleşmesini karanlıkta… Kozasını kırmaya çalışan günün ilk kıpırtılarını. Kilitte dönen bir anahtarın, uzaklarda çalışan bir motorun, sokağa dalan bir arabanın, hızla yakınlaşan adımların ansızın delik deşik etmesini bu sessizliği… Yeni, yoğun, koskoca bir günü, bütün gürültüsü patırtısıyla insanların gününü başlatmasını bekledim. Geri—dönüşsüzlüğünü hatırlatmasını birbirine öylesine benzeyen sabahların… Oysa hiçbiri gerçekleşmiyor beklediklerimin, kutsal engin, gizemli sessizlik sürdükçe sürüyor, hiçbir şey ayrıştırmıyor anları birbirinden, zamanı başlatmıyor. Dünle bugün arasında ansızın uyanmış, yitip gitmişle henüz biçimlenmemiş arasında asılı kalmış buluyorum kendimi.
Cam duvar
Sonunda geldi gece. Kurumaya yüz tutmuş bir ırmak gibi ağır aksak akan, cehennemsi bir günden sonra, bir parça serinlikle geldi. Klimalı bir kafedeyim. Sokaktan ve sıcaktan boydan boya uzanan cam duvarla korunan bir mekân burası. Buzlu bir içki ısmarlamalı, sesi tam kıvamında açılmış müziğe kendimi salmalı ve yazmaya başlamalı. Kirli, yapış yapış ağustos günlerinde, hiçbir düşünceye çengel atamıyor zihin. Tutunacak bir imge bile bulamıyor.
Bu yüzden, duyguların su yüzeyindeki dalgalar gibi kıpırdandığı bir yazı tasarlıyorum. Hafif, uçucu kaçıcı, acı —geçirmez… Zaten bu sıcaklarda, ne söylenirse söylensin, dudakların kenarından kayıveriyor sanki. Kalem mayışıyor, üşengeçleşiyor. Cümleler ölü sinekler gibi dökülüyor. Rio de Janeiro’da havalar çok daha kötüydü, inanın. Aralık başında, efsanevi tropikal sıcaklar bastırır, termometre en az altı hafta kırkın altına inmezdi.
Gece treni (2)
Baştan başlayalım. İlk cümle. Her şeyi başlatan cümle. Karanlıkta duyulan, belli belirsiz yankılanan, bir sır fısıldarcasına gelip beni bulan… Sanki içten gelen bir parlamayla tutuşan, sınırsız, sırsız gecede ansızın alev alan sözcükler. Alevler içinde düşen insanların dünyasına… Teker teker sessizce sönen, küle ve kabuğa dönüşen, bu dünyanın gecesinde, rüzgâra dağılan sözcükler.
“Hayatta başına gelebilecek en korkunç şey bir sevdiğinin kaybolması,” demişti. “Her gün, her an çıkıp gelmesini beklersin, her yerde ondan bir işaret ararsın. Beklersin. Ararsın. Beklersin. ’’Aslında ne başı, ne de sonu vardır bir hikâyenin… Ne yazık ki, şükür ki, hayatı hikâyelendirmeden anlatmak hemen hemen mümkün değil. Yer: Bir Orta Avrupa kenti. İstasyon. Cumartesi gecesi. ‘Ayrımcılığa Karşı Müzik Festivali’ saatlerdir sürüyor. Kişiler: Kırklarında iki kadın. Biri uzunca,zayıf, boyunluklu. Yabani, ısrarlı, umutsuz bakışları en belirgin özelliği. Diğeri uzun kıvırcık saçlı, ufak tefek ama kol ve boyun kasları dikkat çekiyor. Ateş gibi yanan gözleri, ani, amansız, coşkulu kahkahası en belirgin özellikleri. Ondört ameliyattan sonra bastonla yürüyor.
Gece treni
İlk cümle. Her şeyi başlatan cümle. Karanlıkta duyulan, belli belirsiz yankılanan, bir sır fısıldarcasına gelip beni bulan… Birdenbire, sanki içten gelen bir patlamayla tutuşan, suskun, sırsız gecede alevler içinde kalan sözcükler… Yanarak düşen insanların dünyasına… Teker teker sönen, küle ve kabuğa dönüşen, rüzgâra dağılan sözcükler… Yer yokmuşçasına onlara insanların gecesinde…
“Hayatta başına gelebilecek en korkunç şey, bir sevdiğinin kaybolması” demişti. “Bir yandan sağ olduğunu umarsın, beklersin, günlerce, yıllarca beklersin. Ama aslında bilirsin.”
Bir istasyon kahvesindeyiz, son treni bekliyoruz. Yağmur bir başlayıp bir kesiliyor. Tentenin altındaki bütün masalar kapılmış, peçeteyle kuruladığımız sandalyelere oturmuşuz.

