Kalabalık

Kalabalıklar, kalabalıklar, beklenmedik kış güneşinin altında yürüyen kalabalıklar… Baştan aşağı karalara bürünmüştü kent, suskundu, pişmandı, yastaydı. Ama sanki bambaşka bir ışık çerçeveliyordu o ocak gününü. Tuhaf, sihirli, capcanlı bir ışık… Sisli sabah ufkundan değil de, çok daha ötelerden, derinlerden süzülüp geliyor, şefkatini hiçbirimizden esirgemiyordu. Teker teker yansıyordu ölümün gölgelendirdiği yüzlerden, acıyla, utançla kararmış bakışları tutuşturuyor, birbiriyle buluşturuyordu. İlk günün ışığıymışçasına, bambaşka bir dünyaya inandırıyordu bizi, doğup geldiği yere, ufkun da ötesine, bambaşka bir geleceğe doğru çağırıyordu.

Continue reading “Kalabalık”

Başı sonu olmayan

Uçsuz bucaksız, boş, beyaz kağıtlar. Dümdüz, yavan, tekdüze, çölümsü… Terk edilmiş mabetler gibi, ıssızlıklarla, karanlıkla, yankılarla dolu. Kırık dökük, toza bulanmış imgeler, iç içe akan resimler, sahipsiz gölgeler, bitmemiş cümleler… Kat kat, tabaka tabaka birikmiş, tortulanmış beyazlık, bütün bakışları emip yutan, dokusuna katan… Bomboş göz akları gibi açılan, büyüyen ve bekleyen satırlar: Yazılmamış satırlar. Yalımları sönmüş, çoktan soğumuş, bir türlü doğamadığı için küle dönüşmüş dünyalar.

Continue reading “Başı sonu olmayan”

İlk yazı

Yılın son yazısı, diğerleri gibi tamamlanmamış kalmaya yazgılı bir ‘son—yazı’ için, bir bitişten çok bir başlangıca işaret etmem gerektiğinin belli belirsiz sezgisiyle toparladım boş, beyaz kağıtlarımı…

Uçsuz bucaksız, boş, beyaz kağıtlar, her zaman ıssız bir diyar, hep daha beyaz diğer beyazlardan… Kat kat, katman katman tortulaşan boşluk.

Continue reading “İlk yazı”

Kısa bir söyleşi

Kasım ayı, Graz. Mucizevi bir kış güneşinin soğuk, altın rengi halesiyle çerçevelenmiş bir gün. Yaldızlı bir ışık dans ediyor ağaçlarda, bir veda ışıltısıyla, son bir yaşam belirtisiyle kıpır kıpır yapraklar… Mesafeli kış güneşi, kadri bilinmemiş günleri geri çağırıyor sanki, saatleri kısaltıyor, daha çıplak kılıyor ağaçları… Biraz daha ışık, bu sarımsı sabahta biraz daha renk, biraz daha yaşam! Parkın girişinde buluşmuş iki yabancıyız, iki göçmen. (Ama sanki onu bir yerden hatırlar gibiyim.)

Continue reading “Kısa bir söyleşi”

40 Milyon Gün

Devam edecek gücümüz var mı? Kendi gerçeğimize hangi mesafeden —hangi duygularla ya da duygusuzlukla— bakabilir, çıplak, derisi yüzülmüş gerçeğin ne kadarına dayanabiliriz? Hangi sözcüklerle dile getirebilir, yaşanılır kılabiliriz? Suskun, sabit, sır vermez sayılar: 7, 9, 18, 15, 21, 17, 35, 10, 14… Zaman anlamına gelen, hayat anlamına gelen, zamandan daha ağır, hayattan daha gerçek, tek haneli, çift haneli sayılar… 7 yıl, 9 yıl, 18 yıl, 15 yıl, 21 yıl, 17 yıl, 35 yıl, 10 yıl, 14 yıl…

Continue reading “40 Milyon Gün”