Kaçmadan önce bile bir efsaneye dönüşmüştü Mala… Zalimin değil, en zalimin, alçakların değil, görülmemiş diplere alçalabilenlerin sağ kaldığı toplama kamplarında efsaneler gerçekten azdır… Hele Birkenau kadınlar kampında… Bazen bin kadının tek bir barakaya sıkıştığı, dışkıların dağ gibi yığıldığı, ‘seçmelerin’ her sabah yapıldığı, bayılanların ya da yanlış yöne bakanların gaz odalarına gönderildiği Auschwitz—Birkenau’da… (‘Sonunda metal kaplama bir kap bulabildik. Gündüzleri çorba pişiriyor, geceleri tüm baraka tuvalet olarak kullanıyorduk… Su bulursak da içinde yıkanıyorduk.’’)
Continue reading “Şu bizim Auscwıtz”Bir kış yolculuğu
Kalabalıklar dağıldıktan sonra çıkıyorum sokaklara, akşamın ’yaslı karanlığına’… Elektrikleri kesilmiş semtimde, sanki daha önce görmediğim sokaklar boyunca yürüyorum. Sokaklar, yollar, yan yollar, ara yollar… Yeni bir başlangıcı, bambaşka bir kayboluşu, bir başka geceyi vaat eden yol ayrımları… Yalnızlık, bütün sesleri dönüştürüyor, kendine katıyor, içeride, en içeride daha uzun, daha derin yankılıyor. Sanki dünyanın bütün sesleri arasında çoktan susmuş bir sesi işitiyor, sahipleniyor, onun eşliğinde artık var olmayan yolları kat ediyorum… Yürüyor, yürüyor, hayata doğru, geri dönüyorum.
Continue reading “Bir kış yolculuğu”Önce şaka sandık
“Olaylar olmasa yazacak ne çok konum olurdu.” (Karl Kraus) Bu sözün derin ironisini kavramak için haftada bir, bir “köşeden” — kimine göre kuş bakışı bir bakış sahneye, kimine göre indirimli arka sıra, kimisi içinse kulis— yazmanın çelişkilerini, açmazlarını tekrar tekrar yaşamam gerekiyormuş. Böyle haftalarda, olayların, olup bitenin ya da bir türlü bitmeyenin, bütün dünyayı sarstığı, alt üst ettiği, ayağa kaldırdığı günlerde… Katliam karşısında doğal insani tepkiler, dehşet, acı, öfke, başkaldırı… “Meslektaşları” katledilen yazarların, çizerlerin tepkileri: Dayanışma, yılmama, geri çekilmeme kararlılığı, anlama, anlamlandırma, bütüne oturtma çabası…
Continue reading “Önce şaka sandık”France Culture au Festival d’Avignon
Une programmation comme celle que nous proposons pendant dix jours au musée Calvet défend l’idée simple d’une culture vivante et partagée non seulement par le plus grand nombre mais par toutes les générations. C’est une fête de l’esprit que nous voulons offrir aux spectateurs-auditeurs et la conviction que les œuvres littéraires, théâtrales, musicales peuvent changer nos vies ou les inspirer profondément. C’est pourquoi nous voyagerons librement durant dix jours dans la littérature et le théâtre de toutes les époques, de l’Antiquité à aujourd’hui, guidés par le seul plaisir des textes, leurs liens avec l’Histoire, avec le monde d’aujourd’hui, qu’il soit calme ou violent.
https://www.franceculture.fr/evenement/france-culture-au-festival-davignon
Eşitlik, eşitsizlikler
Üç nokta art arda kondu mu, bir duraksamaya, boşluğa, tamamlanmamışlığa işaret eder ve bence noktalama işaretlerinin en anlamlısıdır. On küsur yıl önce, “kadın olmak,’’ diye yazmış, bir soluktan çok derin bir iç çekişle üç nokta koymuş, upuzun bir gecenin ardından ikinci cümleye geçebilmiştim. (Hala aynı, uzun, koyu, telve telve gece… Hep gece yarısı bu kırağı kesmiş ülkede…) “Dilsizlik’’ti o buruk yazının, çok eski bir acıyla elimi yakan başlığı… Sahi nerede, nasıl (ve hatta neden) oluşmuştu, cümlelerimi yarıda kesen, paranteze alan, yutup kendine katan bu boşluk, bu suskunluk?
Continue reading “Eşitlik, eşitsizlikler”
