Aslı Erdoğan new ICORN writer in Krakow

A physicist by training, Aslı Erdoğan is a prize-winning writer and columnist. After working as a particle physicist at CERN, Erdoğan debuted as a novelist in 1994 with The Shell Man. Her major breakthrough came with The City in Crimson Cloak in 1998, a well reviewed book in Turkey, Europe and US. Her latest book The Stone Buildingreceived the most prestigious literary award, Sait Faik, in Turkey in 2010 and is currently being translated into Swedish, Norwegian and French. 

https://www.icorn.org/article/asli-erdogan-new-icorn-writer-krakow

Sıradan, korkunç sıradan

O da bir insan işte, herhangi bir insan. Sıradan, çok sıradan… Aylar, hatta yıllar sonra— zaman geçmemiştir aslında, düpedüz, dayanılmaz yokluğunda bir şimdiínin, geçen yalnızca yıllardır, içine bir türlü girilememiş yıllar— rastlarsınız ona… Belki bir esnaf lokantasında, trafik ışıklarında, ya da bir alışveriş merkezinde, yanında arkadaşları ya da ailesi vardır belki, üzerine titrediği bir çocuk söz gelimi… Dünya ansızın bomboş kalmış gibidir, ama uçsuz bucaksız, uğuldayan boşluk ikinizi birden içine alamaz. Göz göze gelmeyi denersiniz. Ansızın ciddileşmiş gibidir, yüzü solmuştur biraz, çocuğuna terli terli su içmemesini söylerken… Beni hatırladı mı? Bendeki izini, damgasını, kendi imgesini tanıdı mı? Bende yaşayan, yaşamış, ölmüş, ölen insanı? Hiçbir işaret vermez.

Continue reading “Sıradan, korkunç sıradan”

Basit bir soru

İlk okuyuşumda atlamışım. Şairlerin en ünlüsünün bir dizesi, bir okurun gece yarısı sms’iyle gelip buldu beni… Suç ve masumiyet üzerine yazışıyorduk, gecenin bir vakti, dünyanın iki zıt kutbundan… Hemen aynı hafta, görece siyasi bir yazıda, biraz değiştirerek alıntılamıştım. Siyasi olanla insani olanın kesiştiği köşelerden hayata —kendi hayatıma da— bakmayı sürdürdükçe, yüzlerce yıllık ‘dize’, yazılarımda aldığı şekliyle ‘cümle’, balta gibi inen hakikate dönüştü: İnsanlar, bireyler de, toplumlar da, en ağır, en ‘gerçek’ suçlarını, suçlarını savunmak adına işlerler… Cinayetten, katliamdan, soykırımdan daha ağır bir suç olabilir mi? Elbette. Cinayetin, katliamın, soykırımın şu ya da bu yolla aklanması, haklı gösterilmesi, meşru kılınması… Vicdanın aynasında bir suç olmaktan çıkarılması…

Continue reading “Basit bir soru”

Kelimelerin yetmediği fotoğraflar

Şiddet, sadece öldürerek yok etmez. Bazen, “sağ tutar”, bir tür “rigor mortis” —ceset katılaşması—içinde tutarak daha da uzun, bitmez tükenmez bir ölüşe, yarı ölü, yarı diri bir çürüyüşe mahkum eder. Kurban kadar faili de tanıkları, tanıklığı şöyle ya da böyle engellenenleri de… Susturur, işitilmez kılar, dilsizleştirir, hissizleştirir. İnsansızlaştırır… Faili de kurbanı da göreni, görmeyi reddedeni de… Kişileri, dayatılmış rolleri üstlenmeye, replikleri yinelemeye zorlar, kendilerini tanıyamayacakları aynalar tutar yüzlerine, şu ya da bu gücün sözcülüğüne, figuranlığına indirger. Bireyleri olduğu kadar toplumları da geçmişlerine yabancılaştırır —kim uzun süre baş dönmesine kapılmadan bakabilir ki kanın uçurumuna?— geçmişlerinden olduğu kadar gelecek tasavvurlarından da koparır.

Continue reading “Kelimelerin yetmediği fotoğraflar”

Yeni Günler

Yeni gün, yeni dünya! Başlangıçlar… Asıl hikayemizi, neden, nasıl ‘burada’ olduğumuzu anlatan, hakikaten ‘var olduğumuzu’ söyleyen başlangıçların hikayesi, şarkısı, şiiri… Bize doğmayı, büyümeyi ve ölmeyi öğreten… Bir tohum kadar kapalı, katmanlı, kutsal yeniden doğuş mitosu.

Kadim dillerde, “gün’’ ile “dünya’’, tek ve aynı sözcüktü. Dünya hep aşınır, eskir, tükenir ama güneşin her gün yeniden doğup gönül rahatlığıyla kendi yoluna koyulmasıyla yenilenirdi. Her son, kendi içinde bir başka başlangıcı barındırdığından, vaatleri hayatınkine denk sonsuzluk her anda, her şeyde, her yerdeydi.

Continue reading “Yeni Günler”