Everest Yayınları, 19 Ağustos’tan bu yana cezaevinde olan fizikçi-yazar Aslı Erdoğan’ın yedi kitabını birden toplu olarak tekrar yayımladı.
https://m.bianet.org/biamag/kitap/178465-asli-erdogan-in-tum-kitaplari-yeniden-basildi
Everest Yayınları, 19 Ağustos’tan bu yana cezaevinde olan fizikçi-yazar Aslı Erdoğan’ın yedi kitabını birden toplu olarak tekrar yayımladı.
https://m.bianet.org/biamag/kitap/178465-asli-erdogan-in-tum-kitaplari-yeniden-basildi
Anlattınız, kenara çekildiniz. Yeterince acılı, saklanmaya çalışılan, yalanla örtülen haberleri okumuş, fotoğraflara bakmışsınızdır. Gözle çekilebilen, ruhla tartılabilen yalandan geçmişsinizdir. Ömre silinmeyen bir halatla bağlanmış kötülüğü bellemişsinizdir möhkem. Yalanın bölüğü, gerçeğinkinden çoktur, öğrenivermişsinizdir artık; inanmanın çanlarından, sesevlerinden çıkan fotoğraflarla. Dillerinde kurtçuklarla konuşanların çürümüş sözleriyle randevulaşmanız da devam ediyor.
Avlanmış adımların götüremediği umut harklarında yığılmış, kalmış suların sessizliğinde durmuşsunuzdur. Her mağduriyet giderilince kirliliğe bırakır kendini. Buyrukçular yerini başka buyrukçulara bırakmış, şamatalarını damıtmış; kin balkonlarında seslenmiş, bez parçalarıyla poz vermiş, karşılığında ölmeye yatmış kalabalığa kan duvarlarını yükseltmişler… çekmişsinizdir manzaralarını. Yettiği kadar da haklılığınızı anlatmaya çalışmışsınız, haklılığı anlatamamanın zorluğu karşısında ağlamaklı kelimeleri söyleyemeden içinizin askılarına geçirmişsinizdir. ‘Şeyh uçmaz mürid uçurur’ sözünün ne demek olduğunu da anlamış, yettiği kadar da bağırmışsınızdır.
Yine anlatılır, yaşamaktan bahsedilir beraberce, bütün halklarca, istenir bu en büyük istencinizdir —siz ötekileştirilmişlerin— kenarında dura burkulmuşsunuz da. Barış demişsiniz, sayıca yenilmişsinizdir; önemli olan sizin değil, iktidarın cırtlak cümlelerine kendini boğdurmuşların barış istemesidir. Barışla yontamadıklarınız, gelip sizi yonta yonta bitirmiştir. İçinizi boşaltmıştır, farkın farkına varmamaşsınızdır. Yorgun düşmüşsünüzdür de. Evlerin yatak odalarına girmiş, mahrem eşyaları karıştırmış, ruj ile aynaya yazı yazan askeri görmüş, o askeri alkışlayan milyonlara da şahit olmuş, barışın uzaklığını da ölçmüşsünüzdür artık.
Öyküler toplattınız, fotoğraflar biriktirdiniz, kendinizce dünyaya bir nal daha attırdınız. İçmişsiniz, keyiften bir geceye dalmışsınız, beraber türkü söylemişsiniz; gecenizi videolara, fotoğraflara sıkıştırmış, taşırmışsınız bir bir insanların gözüne gözüne. Sonra da çıkıp Kürdistan’da ölen çocuklara, yıkılan evlere hüzünlü cümleler kurmuşsunuz; devleti de lanetlemeyi unutmamaşsınızdır. Yas ve utanç kelimelerinin anlamlarına kendinizi yatırmamışsınız. Burada söyledikleriniz değil, yüz ifadeniz itirafınızdır!
Biri alınmıştır, biri darpedilmiştir, biri hapishaneye atılmıştır, biri sokak ortasında vurulmuştur… savunmaya geçmişsinizdir, koşmuşsunuz topluca meydana, yazılar da yazmışsınız. Vicdanınızı şöhretinizden daha az çalıştırmışsınız. Darpedilenden, hapsedilenden, vurulundan çok sizin adınız okunmuştur, yazdığınız yazıda vurulandan çok sizin hayatınız geçmiştir, onun fotoğraflarından çok sizin bağır bağır samimiyet yoksunu fotoğraflarınız dolaşmıştır. Topluca gidilmiş, dayanışmaya girilmiş her eylemin birlikteliğinden çok siz öne çıkmışsınızdır. Sahi bir vicdan kaç fotoğraf?
Sadece baktınız, eğilmediniz. Kötürümle çağladınız, yükseklerden baktınız; iktidarı nefretle gözetirken devletin kanlı geçmişini beraat etmeye çalıştınız. Söylenen her sözden sonra göz kamaştıran, surat yapraklandıran ironilerinizle iktidarı yendiniz sandınız, koca bir hafızasızlık yarattınız. İktidarın her söylemine albümlerinizden bir fotoğraf çıkararak cevap verdiniz, iktidarı bir fotoğrafla da ne güzel düşürdünüz. Sahi, neden bu kadar gerçeklerden kopuksunuz? Size iç savaş çıkartırmayacağız, dediniz. Oysa kırkıncı yılın başında devam eden savaşın dibindeyiz. Kuru sloganların vardığı tek bir yer var: Harflerin ucuzluğu.
Utanmak diye bir şey kaldı mı?
Aslı Erdoğan ile üç yıl önce yaptığım röportajda söylediği de yürüsün buradan:
“Uzak dur pencereden, uyu ve uyan dostum. Yarın gelecektir ama içinde bir idam da vardır.” By Mustafa Orman
“İnsanı haksız yere hapse atan bir yönetim altında dürüst bir insanın asıl yeri cezaevidir.” Bu ünlü söz Henry David Thoreau’ya ait.
Thoreau’nun, 23 Temmuz 1846 günü bir geceliğine hapse girdiğini yazıyor tarihler. Amerikan hükümetinin Meksika’yla yürüttüğü savaşı finanse etmek amacıyla koyduğu “kelle vergisini” ödemeyi reddettiği için hapse girdiğini yazıyor tarihler. Ödeyeceği verginin, insanları öldürmek için tüfek ve mermi almaya harcanacağını ve savaşı Amerika’nın kazanmasının köleciliği yayacağını söyleyerek, ödemeyi reddettiğini yazıyor tarihler. Haberi alan yakın dostu Waldo Emerson’un ziyaretine gittiğini ve aralarında şöyle bir diyaloğun yaşandığını yazıyor tarihler:
“Henry, neden buradasın?”
“Waldo, neden burada değilsin?”
Köleliğin Amerika’da 1862 yılında kaldırıldığını hatırlatmak isterim, korkunç bir iç savaşın ardından; Thoreau’nun isyanını romantik bir direniş sayanlar için elbette bu hatırlatma!
Bugün, özellikle dünyanın bizim yaşadığımız kısmında ve diğer bölgelerinde Thoreau’nun hükümetine ve devletine yönelttiği itirazı hak etmeyen tek bir devlet yok. Dün de yoktu zaten! Köleci, kolonyalist, despot bir devletin yurttaşı olmadığını iddia edecek birileri varsa onlara söyleyecek bir sözüm var, tek bir cümleden ibaret: Kanla, gözyaşıyla, katliamla, soykırımla dolu tarihinize ve gününüze bakın! Gören bir gözünüz varsa… Kulağınızı tarihe, tarihinize çevirin, insan çığlıklarından ve acıdan başka ses duyamayacaksınız. Eğer hala duyuyorsa kulağınız…
Ve benim kulaklarımda Thoreau’nun sorusu yankılanıyor: “Waldo, neden HÂLÂ burada değilsin!”
Hukuka aykırı eylemin tek bir faili vardır, şayet devletten kaynaklanıyorsa bu eylem, tüm toplum sorumludur. Hepimiz yani. Bu eylemi şu ya da bu partinin, şu ya da bu bürokratın ya da devlet memurunun işliyor olması değiştirmez bu durumu. Suçlu tüm toplumdur. İşte bu ideaya bağlı biriydi Thoreau ve bu bilinçle soruyordu Emerson’a: NEDEN BURADA DEĞİLSİN, diye.
Bazı sorular cevapsızdır, bazıları cevabı mümkün sorulardır, ama diğer bazıları cevaplamaya zorlar insanı, yüzyıllar sonra olsa bile… Cevaplanmak zorundadır. Bir kez dile getirilmeyegörsünler, er ya da geç cevaplamaya mecbur bırakırlar muhataplarını. Çünkü insan “çözemeyeceği bir sorunu asla önüne koyamaz”. Asla!
Aslı Erdoğan’ın ya da Necmiye Alpay’ın ya da adını dahi bilmediğimiz binlerce siyasi tutuklu ve hükümlünün neden cezaevinde, içerde olduğunu sormanın hiçbir anlamı yok, anlamlı tek soru bizim neden dışarıda olduğumuz sorusudur.
Tarih yazar! By Ahmet Öz
Die Redaktion von #SRFglobal hat einen Kassiber aus dem Istanbuler Frauengefängnis Bakirköy zugespielt bekommen – einen herausgeschmuggelten Brief der bekannten Schriftstellerin Asli Erdogan. Am 16. August stürmten Dutzende Polizisten die Wohnung der 48-Jährigen in Istanbul.
https://www.srf.ch/news/international/vergesst-mich-nicht-und-meine-buecher-es-sind-meine-kinder
Surat insanın kumsalı. Sureti insanın surat. Varlığının görünen yanı. Surattaki ifade, gölgeler, kıvrımlar, o dans… İnsanı sanat eserine çevirirken, okumasını becerene, sözlerle söylenebileceklerden fazlasını söylüyor. Aslı Erdoğan’ın kendini söylemekten sakınmamış surat suretinin hüzünlü, yaban güzelliği ve adil olanın yanındaki ‘saf’ cesareti düşündürüyor insanı, yılgınlığından utandırıyor.
Açıkçası ben uzun yıllar duvarında irice bir Aslı Erdoğan posterinin asılı olduğu bir evde yaşadım. Bilirsiniz, ifadesi, en çok okunan ‘roman’lardan biriydi… Tutulma yaratırdı insanlarda. Belki de bu yakınlıktandır daha çok, tutuklandığını öğrendiğimde içimde hissettiğim şey kırgınlık, gözümdekiyse yaştı. Kalbim kırıldı. O benzersiz bir öykücüydü, içten içe, içtenlikle dayanıştığım bir kadındı, ürkekliği cesaretle, güzelliği bencil olamayan ya da bencilliği tekil olmayan vicdanla birleştirmişti. Hiç evcilleşmedi. Hep dağınık kaldı. Ve artık bir semboldü. Topluca ‘hayır, bunu yapamazsınız’ demek için insanları biraraya getirecek kuvvette bir sembol.
Aslı Erdoğan’ın edebiyattaki temel meselesini ‘ötekilik’ olarak tespit etmek yanlış olmaz. Biz tüm ötekilerin (kadın, eşcinsel, Ermeni, Kürt…) adeta hedef tahtasında sıkıştığımız bu on yıllarda, yazarın, ‘ötekileştirilmişlere’ tanımlı tanımsız bir yakınlık hissetmesinde de yadırganacak bir şey yok. “Kendi sesimi duymak için yazıyorum,” demişti Bir Delinin Güncesi’nde… Ve sonra biraz da şu dediği gibi oldu: “Üzerine yapışmış onca kemikleşmiş maskenin ardında soluk almaya, kendi gerçeğini mırıldanmaya çalışan kadın, kendini kurgulamaktan hüküm giyer.”
Barış için, ortak bir dilin inşası için, savaşın sona ermesi için, dayanışmak için destek veriyor aydınlar Kürtlere. Romancısı, dilbilimcisi, genel yayın yönetmeni, yazı işleri müdürü düşündüğü, fikri mücadele verdiği için hapiste olan bu ülkede demokrasi lafı nasıl bu sıklıkta telaffuz ediliyor anlamak mümkün değil. Muhalefet siyasetinin (CHP; HDP) şaha kalkması gereken günlerdeyiz. Son derece açık bir bilgi ki, aleni şiddet ve yıkım çağrısı yapılmadığı, halk kışkırtılmadığı müddetçe her tür düşüncenin ifadesi özgürdür, olmalıdır. O özgürlük gerçekleşinceye kadar, her kuşaktan aydının öğrenmesi gerekecek birçok pratik var. Zira hakkında arama, sorgu, gözaltı ve tutuklama kararı çıkarılan, en geniş anlamıyla barış hakkı talebi ve ifade özgürlüğü!
Oluşturulmuş, karşılıklı üretilen büyük bir şiddetin içindeyiz. Şiddet sorunumuz elbette barışla çözülmek zorunda. Ve barış daha çok savaşarak, karşılıklı tehditler savurarak gelmeyecek. Müzakereyle gelecek, ama öncesinde, aydınların fikir desteği vererek ortamı hazırlamasıyla gelecek. İşte bu çabayı gösteren aydınların uğradığı haksızlığa öfkelenmek suç değil. O öfke bizi Che’nin, Pınar’ın, Aslı’nın, Necmiye’nin, temsil ettiklerinin, adaletin arkadaşı yapıyor sadece.
Kürtlerin yanında duran Türkiyeli aydınların durmaması gerektiği mesajını vermek için aradan seçilmişlere ödetilmesi gereken bedeller var belli ki. Önce Aslı Erdoğan, sonra 31 Ağustos’ta Necmiye Alpay ve yeni sorgulamalar. Güzelim insanlardan, güzelim hayatlardan terörist yaratmaya çalışmak bu, ki telaffuzu dahi akıllara zarar. Zira somut durum mesela şöyle. “Silahlı terör örgütüne üye olmak” ve “devletin ve ülkenin bütünlüğünü bozmak” suçlamasıyla tutuklanan Alpay, OHAL döneminde darbe dışı bir soruşturmada tutuklanan 10. gazeteci ve şu an hapishanelerde 109 tutuklu gazeteci var!
Ölmesin istiyoruz insanlar. Asker ölmesin, dağdakiler ölmesin, Türkler, Kürtler ölmesin. Türkiyeli olalım diyoruz. Hepsi bu. Bunun nesi suç? Demokrasi birden çok sesle yaşayabilme becerisi değil mi? Çok seslilik istemek kabahat mi? Özgür Gündem’e temas edenin eli mi yanacak? Bu nasıl bir zamanlama? 15 Temmuz tutuklamalarına denk düşmesi neden?
Barış düşünenlerin yeri C9 koğuşu değil, benzersiz sohbetlerin dilden dile dolaştığı dost sofraları. O zaman bir an evvel özgür kalmaları şart, bir an evvel hayatlarına geri dönmeleri. O gün gelinceye dek her pazartesi ve cuma tutulan özgürlük nöbetlerine iştirak edelim. Elimizdeki tüm mecralarda bu tutuklamaları ve her türlü hak ihlalini tartışalım, gündemde tutalım. Aslılar evine dönene dek, hatta bir daha alınmayacakları gün gelinceye dek nöbetin her türlüsü bu ülkede ve uluslararası platformlarda sürsün. Sürmeli. Sürecek. Biribirimize sahip çıkacağız. Biribirimizden başka kimsemiz yok. By Ilgın Sönmez Toydemir