Uçurum özgürlüğü

Yazmak “hiçbir şey” olduğunu anlamanın en harika yoludur. Donatarak çıplak bırakır sizi, sahip ederek yoksun kılar ve dahil ederek ayrıştırır. Hiçbir şey olarak elinize aldığınız kalemi bıraktığınızda “hiçbir şey”sinizdir yine… Dünyanın en varedici yolculuğudur bu; hiçlik yolculuğu.

Yaratının kendisi, yaratıcının kendisi olursunuz. Bütünleşir bir olursunuz…

Aslı Erdoğan’ı kitaplarından, söyleşilerinden tanıyorum. Her yazar gibi insanlığın temel sorunlarını kendine dert edinmiş bir hak savunucusu O.

Değerli dilbilimci Necmiye Alpay’ı ise şahsen tanırım. Kendisiyle Antalya Altın Portakal Şiir Ödülü vesilesiyle düzenlenmiş olan bir akşam yemeğinde sohbet etmişliğimiz var. Sonrasında çeşitli zamanlarda Şiirsaati Dergisi için hazırlamış olduğum bazı dosya konularında görüşüne başvurduğum, yazı istediğim oldu, yazdı… Onun adının barış ile özdeş olduğunu düşünüyorum.

Bu yazı nöbetine dahil olmak istedim, üstelik yalnız değilim. Borges var yanımda. Ritsos var, Brecht, Nazım Hikmet, Sımonov var. Kavafs, İlhan Berk, Cemal Süreya, Gülten Akın, Sennur Sezer, Arif Damar da var yanıbaşımda, namı diğer Arif Barikat… kalabalığız. Elimde Kum Kitabı var…

Arjantin edebiyatının önemli yazarlarından Jorge Luis Borges’in bir kitabına ad olan fantastik öyküsünün adıdır Kum Kitabı. Parmaklarınızla sayfalarını kaydırdığınızda, kapağı ile ilk sayfa arasında sürekli sayfalar üreyen, bilinmeyen bir dilde yazılmış büyülü bir kitaptır bu. Tıpkı kum gibi ne başı ne sonu vardır, sonsuzdur. Sayfa numaralarında düzenli bir ilerleme yoktur. Açtığınız sayfa 998 iken, bir sonraki sayfa 1280 olabilir mesela. Bu arada açtığınız sayfaya dikkatli bakmanız, gerekir. Gördüğünüz resimleri bir daha görme, bilgileri bir daha okuma şansına sahip değilsiniz. Aynı sayfayı bir daha açmanız olanaksızdır çünkü. Bu kitabın yazarı da meçhuldür. Öykünün sonunda öykü kahramanımız kum kitabından ürker, korkuya kapılır ve ondan kurtulmak ister. Yakmayı dener olmaz, atmayı dener olmaz, sonunda bir yaprağı gizlemek için en uygun yerin orman olduğunu biyerlerden okuduğunu anımsar. Kitabı götürür, görevlinin bir anlık dikkatsizliğinden faydalanarak şehir kütüphanesinin raflarından birine bırakır. Öyle ki kitabı nereye bırakmış olduğunu unutmak için rafların sırasına bile dikkat etmez. Ama kütüphanenin önünden her geçisinde hala ürperti duyar…

Yazmak için özgür bir ruha sahip olmak gerektiğine inanıyorum. Ruhu tutsak kişi bana ne söyleyebilir? Tutsak ruhların söylediği otoritenin bağnaz, baskıcı, köleleştirici, ötekileştirici söyleminden öteye geçemez. Yazmaya uçurum özgürlüğü gerekli; düşen kalkan, yıkılan, parçalanan, ezilen ama dirilen, sürekli yenilenen direngen uçurum özgürlüğü…

Tehyi göze almayan özgürlük, özgürlük sayılmaz. Ancak gerçek özgürler uçurumu göze alabilir.

Yazarların Kum Kitabı kadar ürkütücü olduğunu biliyorum. Her dönem iktidarlar tarafından tehdit olarak algılandıklarını da. Onları baş belası olarak gördüğünüzü ve kurtulmak istediğinizi de biliyorum. Fakat parmaklıkların arkası uygun bir yer değil. Işığı kapatmaya çalışmakla savunmakta olduğunuz karanlığı deşifre etmiş oluyorsunuz.

Peki ya kitaplar? Kitapları ne yapacaksınız? Zihinlerden söküp alabilecek misiniz söylediklerini? Yazarlardan kurtulmak için özel bir çaba harcamanıza gerek yok. Yazmaya kalkışmakla onlar zaten kendilerine hakikatin tutsaklığını, uçurumun kıyısını seçmişlerdir… By Gülümser Çankaya

Özgürlüğe ses veriyoruz

Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’a destek için okuma gecesi: Özgürlüğe ses veriyoruz

Özgür Gündem’in tutuklu yayın danışma kurulu üyeleri yazar Aslı Erdoğan ve dilbilimci Necmiye Alpay’a destek vermek için okuma gecesi yapılacak.

Özgür Gündem gazetesi, İstanbul 8’inci Sulh Ceza Hakimliği’nin kararıyla ‘terör örgütü propagandası yaptığı’ gerekçesiyle geçici olarak kapatılmıştı.

Yazar Aslı Erdoğan ‘Örgüt propagandası’, ‘örgüt üyeliği’ ve ‘halkı kışkırtmak’ suçlaması, Necmiye Alpay ise ‘Silahlı terör örgütüne üye olma’ ve ‘Devletin birliğini ve ülkenin bütünlüğünü bozmak’ suçlarından tutuklanmıştı.

Evrensel’in haberine göre bir aydan uzun süredir tutuklu bulunan Erdoğan ve Alpay için birçok ünlü yazar ve oyuncu bir araya gelecek.

Yazarlar Ahmet Ümit, Ayfer Tunç, Karin Karakaşlı, Hakan Günday, şair Birhan Keskin, oyuncular Fırat Tanış, Defne Halman, Sevinç Erbulak ve Selen Uçer, ‘Özgürlüğe ses veriyoruz’ başlığıyla okuma gecesi düzenleyecek.

Tatavla Sahne’de 6 Ekim’de düzenlenecek etkinliğe, Luxus’tan Alper Bakıner, Kamucan Yalçın ve Erbil Doğan da şarkılarıyla destek verecek.

Dört bin vuruş. Tek söz. Barış.

Günlerdir, Aslı’nın Arkadaşları olarak biz, bu köşede nöbet tutuyoruz. Sözcüklerle bir talebi gündemde tutmaya çalışıyoruz. Aslı’nın, Necmiye Alpay’ın ve aynı sözün arkasında olduğu için bedel ödeyen sayısız insanın sesi olmaya çalışıyoruz. Tek söz, tek talep. Barış.

Bugüne dek yazılanlardan, söylenenlerden öte sözüm yok. Geleceğe dair umutlu sözler de etmek gelmiyor içimden. Hiçbir zaman iyimser bir insan olmadım. Çoğu zaman yalnız, öfkeli ve tahammülsüz hissediyorum kendimi. Gerçekliğin yitmesi. Art arda gelen darbelerle yer yön duygusunun kaybı. Nedeni bildiklerimi ötekileştirme. Zaten hiçbir zaman sahip olunmayan aidiyet duygusuna dışlanmışlığın, düşmanlığın eklenmesi. Kaçma isteği. Geride kalanlar? Alınan darbelere karşılık verme isteği. İnsanlık, haysiyet? Ne ki kişinin karamsar ya da iyimser olması meselesi değil bu. Bu evrensel değerlerin, insan olmak için temelde gerekli, vazgeçilmez olanın korunması meselesi. Bunun için kişinin bireysel olarak gereken çabayı, sonuç gözetmeksizin, göstermesi meselesi.

Bir zihin tutulması, parçalanması yaratılmaya çalışılan. Gerçeğin kılıftan kılıfa sokularak unutturulmaya çalışılması. Bugünlerin geçeceğini biliyorum. Yerini daha aydınlığına ya da daha karanlığına bırakacak. Dilde pelesenk olan kavramların hayatımızdaki eksikliğine dair ya bir şeyler yapacağız ya da hayat kendini derin bir vazgeçişe bırakacak. Bir gün büyüyeceğiz ve barışın hepimiz için gerekli olduğunun ayırdına varacağız. Belki varmayacağız.

O güne gelene dek sabırlı olmayı öğreneceğiz, bir yol tıkandığında kendimize yeni yollar yaratmayı. Atıl bir umut değil, zamana yenilmeyen bir inat eşlik edecek bize. Çünkü genelgeçere değil gerçeğe gereksinimimiz. “Yaydan çıkmış bir ok gibi dalınmıyor gerçeğe, kollara ayrışmayı, parçalanmayı, dağılmayı, her çatlaktan sızmayı göze almak gerek

(Aslı Erdoğan, Münzevinin Ruhuyla Sohbeti (1) – Bir Kez Daha).”

Bugün, babam, Yetmiş yaşındayız, dedi, size bir şey olursa dayanamayız. Aklıma yüzlerce, binlerce anne baba geldi, nasıl dayandıkları. Peki, ne işe yarıyordu yaptıklarımız? Dört bin vuruş. Tek söz, barış. Ben yazdım diye mi gelecek? Elbette hayır. İlmek ilmek dokuyacağız barışı. Her çatlaktan sızarak, bazen belki kendi içimizde bile ayrılarak, birleşerek sonra, daha güçlü. Dediğim gibi, bu umut değil, insan olmak için temelde duyduğumuz gereksinimlerin, hakların peşine düşmek. Barış bir gün herkes için gerekli olacak, karanlık herkesi içine alacak, o günü beklemeli miyiz?

Dört bin vuruş. Ve tek söz. Barış. Yorucu, kimilerine göre gereksiz bir yol var alınacak. Ne işe yarıyor ki yaptıklarınız, sözünü duyacağız, sık sık. Belki ödeyeceğimizi öngörmediğimiz bedeller ödeyeceğiz, ödüyor kimimiz.

Duygulardan söz etmeyi hiç istemedim. İnsanın en değişken, en ikircikli yanı bana göre. Umut, karamsarlık, sevgi, nefret hepsini bir yana bırakalım. İnsan olmaktan, bunun gerekliliklerinden söz edelim. Ucu henüz kimilerine dokunmasa bile savaş içinde yaşayan bir toplumun içinde bulunduğu hezeyandan. Zihnimizde fikrimizde ne zamandır özgür olmadığımızdan.

Aslı hapiste, biz özgür değiliz. Ne zamandır özgür değiliz. Özgür olmadığımızın ayırdına varacak bile zamanımız olmadan değişen bir gündemin içine uyanıyoruz her gün. Söylemler değişiyor, demokrasi gibi sıkça duyduğumuz sözcükler her gün beş benzemez anlamda karşımıza çıkıyor. Yer altımızdan kayarken yol almaya çalışıyoruz.

Dört bin vuruş. Tek söz. Barış. Ne işe yarıyor ki yaptıklarımız? Bunu zaman gösterecek. O zamana dek atıl bir umutla değil, zamana dayanan bir inatla yol almak gerekecek. By Sine Ergün