Tel maşa

Tel maşanın bitişik mi ayrı mı yazılacağı muamma. Necmiye Alpay dışarıda olsa kitabına bile bakmaz direkt sorardık. Aslı yanımızda olsa birazdan anlatacağım “tel maşa hikayeyi” sessizce gülümseyerek dinlerdi.

Şöyle ki: 12 Eylül darbesi sonrası, aile dostlarımızdan birisinin hukuk öğrencisi oğlu, duvara yazılama yapmak suçundan dolayı tutuklandı. Gözaltına alındığı haberi biz mangal yaparken gelmişti.

Dolayısıyla gencin annesi elinde tel maşayla, oğlunun akibetini öğrenmek üzere kendisini emniyette buluvermişti. Emanet çocuk olarak yanlarındaydım çünkü annemle babam nikaha gitmişlerdi. “Telmaşa”ya geliyoruz: Oğlunun yazılamaktan tutuklandığını öğrenen anne, mangal yaparken elinde tuttuğu ve mutfak önlüğünün cebinde unuttuğu tel maşayı havaya kaldırmış, bas bas bağırmıştı: “Şu elimde tuttuğum tel maşa duvarlara yazılamaktan çok zarar verir size. İstersem etlerinizi lime lime ederim bununla. Ama fikirler ve düşünce bu zararı vermez karşınızdakine.” Çocuk mütehassısıydı ve ağzı laf yapıyordu. Aslında yaptığı benzetme çevresindeki polisleri etkilemişe benziyordu ama karar mercinin (hep karıştırırım tek i’yle mi çift i’yle mi yazıyorduk Necmiye Hanım?) evet neyse, cevabı kısa olmuştu: “Atın bunu da içeri!”

Annesi ertesi gün çıktı ama oğlu iki yıl yattı. Salıverirlerken tel maşayı bile, “Buyrun doktor hanım bu sizin,” deyip vermişler. Böyle söyleyip ağlıyordu: “Tel maşa bile dışarıda, oğlum alfabenin bir takım harflerini yan yana getirmekten içeride!” Söylemiştim ağzı iyi laf yapıyordu ve doğru söylüyordu. Hakikatten tel maşa, yazmaktan, yazarlardan, fikirlerden daha zararlı olabilir. Hak olan bir şeyi, düşünceyi suç saymak çok tel maşa bir durum. Argo anlamıyla, dandik yani. Bu tür şeyler tel maşa demokrasilerde olur. Sahte.

Yazılanan şeyden şiddet çıkmaz, kan çıkmaz, ölüm çıkmaz. Yazıya dökülen şeyden kimseye zarar gelmez. Her darbe sonrası demokrasiyi savunan yazarların dillendirdiği cümleyle ifade edecek olursak: Yazan insan karıncayı incitmez. Çünkü uzlaşmak, anlamak, dinlemek, hak vermek ister. Ben bu basit açıklamaları çocuklarıma yapıyorum. Bundan bihaber adamların siyaset yapmaları, hukuk, adalet tesis etmek istemeleri çok acı.

Bir dönemin düşünce suçlusu sayılabilecek siyasetçilerinin iktidarında yazarların fikirleri, yazıları yüzünden içeride olması da aynen öyle tel maşa bir durumdur diyemeyeceğim çünkü tel maşanın bile bir gururu var. Yani olmaz bu kadar. Hani söyleyecek söz bulamıyorum denir ya, hakikatten durum bundan ibaret. Eşitlik, kardeşlik ve özgürlükle yolumuza devam etmek bu kadar mı zor? Herkes kendi iktidarını isteyeceğine biz zavallı halkının mutluluğunu, huzurunu istese fena mı olur ?

Bir ülkeyi yıllar yılı aynı “sıkıntılı” zihniyetle yönetenlerin unuttuğu şey, bizlerin hancı, onların yolcu olduğu. Ancak biz hancıların, yani halkın da kendimize soramadığı şey niye gelip geçerken bizi perişan eden yolcuları bu güzelim hanımızda misafir ettiğimiz? Bence en tel maşa durum bu.

Artık zaman değişti. Hanımızdan geçip giden yolcular bunun farkında değil. Farkında değil ki yarım yüzyıl geriden gelen siyasi gelenekle yönetilen halkın artık bezdiğini ve “böyle saçmalıkları” anlamsız, yersiz, gereksiz bulduğunu görmüyor. Evet belki halk olağanüstü bir tepki göstermiyor ama unutmayın, zamanında tepkisini seçtiği iktidarları eriterek ortaya koymuştu. Mırıl mırıl söylenmeye başladıklarıysa aşikar.

Öyle ya da böyle, yazarlar yerle bir olmuş bu handa kalmaya, yaşamaya devam ediyorlar, edecekler. Üstelik kendilerini içeri atanlardan daha uzun ömürleri olacak. Çünkü kitaplar yazarların ikinci hayatıdır. Herkes gider onlar kalır. By Şebnem İşigüzel

Sevgili Aslı

Tanıdık bir kentteyim. Benim olan bir evde, bana ait bir masada yazıyorum sana; gecenin benim için en güzel zamanlarında. Saat 1:33. Sana, insanların rüyalar gördüğü bir saatte yazıyorum, el yazımla. Ben hâlâ işaret parmağımın orta parmağımla buluştuğu kenarında kalem izi çıkana kadar mektup yazanlardanım.

Başka bir yerde adını bile bilmediğim insanlar güne uyanıyor, isteksizce geriniyor belki şu an. Bebekler doğuyor ağlayarak, bir torun dedesinin elini tutuyor belki de son kez. O kadar çok şey oluyor ki tam bu anda. Saat 1:37.

Sana söylemek istediğim çok şey var. Öyle üşüşüyorlar ki aklıma, yavaşlamalarını rica ediyorum. Yavaşlasınlar ki sen hepsini oku… Seninle hiç tanışmadık. Günlerdir fotoğraflarına bakıyor, nasıl biri olduğunu düşünüyor; arkadaş olsaydık neler yapardık diye hayal kuruyorum. Arkadaş olsaydık; öğrencilerimden biri senin bir öykünü oyunlaştırdığında derse gelmeni isteyeceğimi düşünüyorum. Gelip gelmeyeceğini, gelirsen ne diyeceğini, yazdıklarını nasıl bir yüz ifadesi ile izleyeceğini ölesiye merak ediyorum. Yapıyorum çünkü böyle şeyler. Sevdiğim yazarlardan ödevler veriyorum çocuklara… Senin ve senin gibi yazanların, beyazın üzerine kelime kelime, halı dokur gibi yazdığınız cümlelerinizi kendi bedenleriyle, ruhlarıyla sarmalıyor benimkiler. Bilemezsin çok acayip güzel dersler yapıyoruz böyle olunca. Saat 1:49. Arkadaş olsaydık, ders çıkışı bir kafede oturacağımızı hayal ediyorum. Nedense aşktan konuşurduk gibi geliyor bana, ilk aşklarımızdan; ilk hayal kırıklıklarımızdan ve ilk terk edilişlerimizden. Sen dinlerdin daha çok ve ben sana biraz da sen anlatsana derdim. Senin gibi yazanların çok konuşmadığını biliyorum. Belki de çok gevezesindir bilmiyorum.

Arkadaş olsaydık gecenin bu saatlerinde çat kapı sana gelirdim diye düşünüyorum, nedense tatlıyla aran yok gibi geliyor bana gözlerine bakınca; sana bizim yazlığın oradaki köy dondurmacısından güllü dondurma alır, “Biliyor musun Aslı? Bu dondurmayı gerçek güllerden yapıyorlar, hem üzülüyorum bir heves uğruna koparılmalarına hem de tadı pek güzel oluyor” dediğimde senin cevap vermeden gülümseyeceğini ve dondurmayı kaşıklarken, neden sonra “Yine ne oldu Sevinç? Anlat sen, ben dinliyorum” diyeceğini düşünüyorum.

Aslı, saat 1:52, hem çok umutlu hem de çok umutsuzum bu gece. Yan odada uyuyan kızım adına, ya erkenden yatan ya hiç uyumayan annem adına; aylardır hiç uyuyamayan cumartesi anneleri adına, Hurşit Külter’in, Berkin Elvan’ın, Abdullah Cömert’in, Zeynep’in, Ahmet’in, Sevil’in, Ali’nin anneleri adına; belki onlara çok uzak bir yerde ama onlarla beraber, hem çok umutsuz hem de çok umutluyum. Bu iki kutup kalbimde sürekli, inanılmayacak bir hızda yer değiştiriyor. Sen, insanın kendi hızına yetişememesinin ne olduğunu çok iyi bilirsin bence. Hiç konuşmadık bunu seninle ama bunu hissediyor, hissetmekten çok daha fazla önemsiyorum. Tıpkı barışı; eşit yaşama hakkına duyduğun saygıyı, halkların kardeşliğini, türküleri; piyano sesini, keman sesini; çocukları, kelimeleri, özgürlüğü, adaleti, vicdanı ve hiç tanımadığın insanların acılarını önemsediğin gibi.

Saat 2:10. Piyano ve kemanı sevip sevmediğin konusundaki gerçeği öğrenene kadar diyebilirim ki geri kalan her şeye gösterdiğin özen yüzünden bu mektubumu cezaevinde okuyacaksın. Daha önce defalarca kapısında nöbet tuttuğun yerde, bir kırlangıçın tam tepeden uçtuğunu varsayarsak içeride mi yoksa dışarıda mı olduğunu kırlangıçın bile ilk uçuşta anlayamayacağı bir yerdesin.

Kimine göre içerdesin.

Kimine göre dışarıda.

Bense bu gece, içimdeyim Aslı, içimi dışıma kapattım. Kapandım Aslı, uzun zamandır böyle yaşıyorum. Beni tanısan bu geceki halime şaşardın çünkü genellikle dışımdayımdır. İçimi dışıma çıkaran o kadar çok şey oluyor ki ve hepsi de aklıma üşüşen şeylerden yüzbin kat daha hızlılar. Üstelik ricadan da anlamıyorlar. Üst üste, üst üste geliyorlar. Önce çeyrek asırlık tiyatromdan meslektaşlarımla birlikte uzaklaştırılıyorum, sonra haberlerde adları değil adetleri geçen meslektaşlarım tiyatromdan atılıyor; sonra sen içeri giriyorsun; sonra Necmiye Alpay, bütün izler birbirine karışıyor. Ben, bu olanların hızına yetişemiyorum. Bilgisayarlar yetişebiliyor olabilir ama dediğim gibi ben hâlâ kalemle mektup yazdığımdan yetişemiyorum.

Saat 2:28. Dünyam çok sessiz. Mutfaktaki saatin tıkırtısı, arada bir saçımı soldan sağa atarken kafamın üzerinde duyduğum ses dışında dünya sessiz.

Aslı? Dünya bu kadar sessiz olduğu için mi içeridesin?

Dünya bu kadar vahşi olduğu için mi içeridesin?

Kedileri sever misin?

Peki Murakami’yi?

Sen sadece tependeki kırlangıca değil hepimize göre dışarıya çıktığın gün tanışıp sarılabilir miyiz dersin?

Saat 2:32.

Seni bekliyorum.

Seni tanımıyorum.

Seni seviyorum. By Sevinç Erbulak

Aslı Erdoğan, Zehra, Şermin, et toutes les autres…

Depuis le 16 août Aslı Erdoğan a été elle aussi jetée en prison. L’accusation, toujours la même, depuis que la nouvelle loi contre le “terrorisme” a été “largement” votée au Parlement, avant même le putsch manqué , est celle de “soutien à un mouvement terroriste”.

Le même chef d’accusation qui il y a peu permettait de maintenir en garde à vue une jeune Belge d’origine turque, Bilen Ceyran. Le même motif qui permit de mettre en geôle notre amie Zehra Doğan, journaliste à l’agence JINHA, qui avait été mise en garde à vue en Turquie le 21 juillet, après une parodie de passage devant un juge. Şermin Soydan, journaliste du l’agence DIHA qui risque la perpétuité accusée d “inciter le peuple à la rébellion et être membre d’organisation terroriste”. Necmiye Alpay, une auteure actuellement derrière les barreaux, dans la même prison et avec les mêmes accusations qu’à l’encontre d’Aslı Erdoğan.

Nous ne nous lancerons pas dans l’établissement d’une liste, qui ne pourrait être exhaustive, de toutes les femmes “combattantes” de l’information ou tout simplement de la liberté d’informer que cette loi scélérate, doublée d’un état d’urgence, permet de museler dans un premier temps, de réprimer de toutes les manières dans les prisons turques dans un deuxième temps.

On ne connaît que trop bien l’imagination des geôliers, quand il s’agit de “diminuer” une personne, tout en respectant une “légalité” de façade, si chère à certaines composantes qui ont accompagné les votes AKP au parlement. La grande unité nationale contre le terrorisme autorise la violation de toutes les libertés fondamentales, dès lors où cela se fait dans le silence.

Et c’est bien pour cela que l’on se doit de taper sur les casseroles, nous qui devant nos écrans avons le pouvoir de faire du bruit.

N’oublions pas non plus que ces femmes sont aussi victimes d’un “nationalisme patriarcal”, qu’un renforcement religieux vient compléter. C’est ce qui donne sens aussi à leur combat politique.

Elles n’apprécieraient guère les “paas bien, pas cool”, une larme, et puis s’en vont. Elles revendiquent toutes un combat, et ne baissent pas la tête devant une “Nation” qui leur dit de rester à leur place. Souvenez—vous du “femme tais—toi”, prononcé au parlement. Leur emprisonnement n’est pas qu’une “exagération” de la Nation/République turque, réprimant juste une impertinence de façon trop appuyée, et qu’on pourrait “réparer”. Ce régime est sous état d’urgence grâce à une unité nationale “consentie” aussi par le principal parti kémaliste. Il serait peut être temps de s’en rendre compte.

Les soutenir ici, c’est soutenir le fond de leur combat.

Dans Le Bâtiment de pierre, Aslı Erdoğan évoque l’univers carcéral…

C’est un réquisitoire contre la prison. Elle rend hommage à tous ceux, toutes celles, qui ont été torturéEs et qui ont vu leur famille brisée après le coup d’Etat de 1980, et ce n’était pas encore le pouvoir Erdoğan…

Le Bâtiment de pierre commence ainsi :

Les faits sont patents, discordants, grossiers… Ils entendent parler fort. À ceux qui s’intéressent aux choses importantes, je laisse les faits, entassés comme des pierres géantes. Ce qui m’intéresse, moi, c’est seulement ce qu’ils chuchotent entre eux. De façon indistincte, obsédante. Je fouille parmi toutes ces pierres, en quête d’une poignée de vérité, ou du moins de ce qui, jadis, s’appelait ainsi, mais qui n’a plus de nom. Par—delà un éclair lumineux, je cherche, toujours plus profond, avec l’espoir, si je reviens, de rapporter une poignée de sable qui glissera entre mes mains, je suis en quête de la chanson du sable. “Qui parle de l’ombre dit vrai.” La vérité dialogue avec les ombres. Aujourd’hui, je vais parler du bâtiment de pierre où le destin se cache dans un coin, où l’on observe à distance le revers des mots. Il a été construit bien avant ma naissance, il a cinq étages sans compter le sous—sol, et un escalier d’entrée.

Si l’on veut écrire, on doit le faire avec son corps nu et vulnérable sous la peau… Les mots 10 ne parlent qu’avec les autres mots. Prenez un V, un I et un E et vous écrivez Vie. À condition de ne pas vous tromper dans l’ordre des lettres, de ne pas, comme dans la légende, laisser tomber une lettre et tuer l’argile vivante. J’écris la vie pour ceux qui peuvent la cueillir dans un souffle, dans un soupir. Comme on cueille un fruit sur la branche, comme on arrache une racine. Il te reste le murmure que tu perçois en plaçant contre ton oreille un coquillage vide. La vie : mot qui s’insinue dans ta moelle et dans tes os, murmure évoquant la douleur, son qu’emplissent les océans. By Kedistan