Aslı Erdoğan’a, Bir Odadan

Pascal, “İnsanın başına gelen bütün kötülükler, bir odada hiçbir şey yapmadan oturamamasından gelir,” demişti. Kötülükle kuşatılmış bir dünyada yaşıyoruz. Herhangi bir iş yaptığımız, bir şey ürettiğimiz anda üzerimize çevrilmiş buluyoruz o kötülüğün oklarını. İster gerçek ister metaforik anlamda olsun, odamızdan çıktığımız anda başlıyor saldırı. “Kendimize ait bir oda’ya sahip olabilmenin giderek daha da imkansız hale geldiği bir çağ bu. Virginia Woolf’un oda kavramını, “Kendimize ait bir oda yetmez, o odanın içinde bir şey yaratmak da gerekir” diyerek bir başka boyuta taşıyan Latife Tekin’in odasını boynumuzda bir vebal gibi taşıdığımız, yaptığımız her iyi şeyin bedelini ödediğimiz, hem de ağır ödediğimiz bir çağ.

Herkesle aynı şeyi söylüyorsak hiçbir şey söylemiyoruzdur zaten. Herkesle aynı şeyi yapıyorsak hiçbir şey yapmıyoruzdur. Bir şey söylediğimiz, yaptığımız andan itibaren de tehdit olarak algılanıyoruz artık. Dünyada bu kadar kötülük varken bir odada hiçbir şey yapmadan oturmak mı daha zor, o odada bir şey yaratmak yoluyla o odadan artık ister istemez çıkmış olmak mı, gerçekten bilmiyorum. Hangi yolu seçersek seçelim, var olan dünya düzeni tarafından köşeye sıkıştırılmış olduğumuz gerçeğinden kaçmak imkansız.

Hiç görmediğim, tanışmadığım, konuşmadığım, ama kendisiyle kitapları üzerinden bağ kurduğum bir yazar Aslı Erdoğan. Nitekim, olağan iletişim biçimlerinin yetersizliği yönlendiriyor bizi zaten okumaya ve yazmaya. Okumak da yazmak da, metin vasıtasıyla olsa da metnin ötesinde bir derinlikten iletişim çabası. Aslı Erdoğan’ın metinlerinden bildiğim o, acıyı derinden, samimiyetle, metanetle kucaklama cesareti, çok ama çok yakından tanıdığım bir şey. Proust, bir odada tek başımıza kitap okurken okuduğumuz kitaplardaki yazar/lar/la iletişim kurduğumuzu söyler; böyle bir iletişim benim de Aslı’yla kurduğum. Yüz yüze konuştuğum birçok insanla kurduğumdan daha derin bir iletişim.

Acıyla çok derin bağ kuran bir başka yazar, Edna St. Vincent Millay (1892–1950). Millay, “Bluebeard” (Mavi Sakal) şiirinde iç dünyasını, kalbini bir oda olarak tasvir eder ve o odaya zorla giren “Mavisakal”a This now is yours. I seek another place.” (Bu oda artık senin olsun. Ben kendime başka yer arıyorum.) diyerek bitirir şiiri. Kendimize ait odalara her gün zorla girilen, bin bir güçlükle inşa ettiğimiz “kendiliğimiz”e ancak o oda işgal edildiği sürece izin verilen dünyada yazmak, aynı anda hem uzlaşmak hem aykırı kalmak, hem birey olmak hem de birey olurken toplumun bir parçası olarak kalmayı başarmak demek. Yazma cesareti, acıyı karşılayabilme cesaretinden ayrı düşünülemeyecek türden bir cesaret.

Aslı Erdoğan bir hücrede tutuklu olsun ya da olmasın zaten “fildişi kuyu”dan yazan, yatayda nasıl şartlar içinde olursa olsun zaten dikeyde acı çeken, o acıyı evcil bir hayvan gibi ehlileştirip her an iliklerinde, omurgasında taşıyan, her nerede olursa olsun zaten kendi hücresinde yaşayan ve bunun son derece ayırdında bir yazar. Yaşamakla bağ kurduğumuz her yerden canımız yandığında başlıyoruz yaratmaya; ama yine de yaşıyoruz, yine de yaratıyoruz inatla. Kütük gibi düşmek değil de, fidan gibi, her eğrildiğimizde yeniden, yeniden doğrulmak gibi bir şey yazarak var olmak; ve yazmanın bizzat kendisi o doğrulma. Ben evimin her zaman sessiz, yalnız salonunda, Aslı Erdoğan şimdi hücresinde, Edna St. Vincent Millay yaşadığımız zamanın ötesinde bir odada; ve birbirimizi okudukça, zamanın, mekanın ötesinde bir bağ kuruyoruz bu odalar arasında.

Gazeteci Samet Akten’in söylediği gibi, “Hepimiz tutuksuz yargılanıyoruz. Bazılarımız tutuklanıyor”. Tutuksuz yargılandığımız acılı dünyaya en kısa zamanda geri dönmenizi diliyorum Aslı. İçten sevgilerimle… By Nihan Kaya

Benim de Kürt arkadaşlarım var

Aslı Erdoğan ile en son, geçen yılın sonbaharında Cizre dönüşü yüz yüze görüştük: Sohbet etmek, abluka altındaki Doğu’da neler yaşadığını dinlemek için. Bu görüşmemiz Kültür Servisi’nde de yayımlandı. Epey okundu ve epey hakarete mazhar oldu. Okurlardan bazıları, söylediklerinden ötürü Aslı Erdoğan’ı “eleştirmekle” kalmıyor, bu görüşmeyi yaptığım ve yayımladığım için beni de suçluyordu. Hiç haz etmesem de yorumlardan birini şimdi burada aktarmak durumundayım:

“Aslı Uluşahin, siz de Ermeni misiniz, hani bölücü olanlardan? Sizi böyle konuşturan Türk’ün sonsuz sabrı ve demokrasiye bağlılığı. Umarım yakın tarihte karşılaşmak mümkün olur da size gerçek nezaketi anladığınız dilden göstermek imkânı bulurum. Bir Türk olarak…”

Hayır, görüşme Ermeniler hakkında değildi, ama sevgili okurumuz Kürtlerle ilgili bir meseleyi “eleştirmek”, beni kendince aşağılamak için bu kelimeyi seçmişti.

Ne diyordu Aslı Erdoğan o görüşmede?

“Türkler ile Kürtler kardeştir deniliyor ama Kürtler artık çok iyi biliyor ki, Türkler onları kardeş gibi görmüyor. Kafaları attığı ilk anda dövecekleri, linç edecekleri bir halk gibi görüyorlar. Eşiti kabul etmiyor.”

Şimdi sorarım: Türkler ve Ermeniler de kardeştir değil mi?

Kısa bir süre önce Suriçi’nin son halini görmek için Diyarbakır’a gittim. Kapalı yolları, girişin resmen değilse de fiilen yasaklandığı mahalleleri Diyarbakırlı bir arkadaşım harita üzerinde işaretlemişti. O haritaya bakıp sokaklarda tek başıma yol bulmaya çalışırken, bir adam beni turist sandı. Türkçe konuşup gazeteci olduğumu anlatınca öfkeyle değil, derin bir sitemle söylendi: “Devlet burada sadece evleri değil, kardeşliği yıktı.”

Düşünüyorum da, keşke “kardeşlik” gerçekten evlerle birlikte yıkılmış olsa. O iklime ulaşabilsek, yeni evler yapılır, insanlar yuvalarına döner, kardeşlik sürer ve yaralar yavaş yavaş sarılır. Ama “Ermeni misiniz?” diye sorulmayacak o iklime nasıl varılacak?

Henüz yalancı bir barış süreci yürürlükteyken, Gültan Kışanak’la Diyarbakır’da buluşup sohbet etmiştik. Mevzumuz Diyarbakır Cezaevi’nin müzeye dönüştürülmesiydi. Kışanak bunu neden önemsediğini anlattı:

“Barış süreçlerinde, çatışma dönemlerinde yaşanan travmanın etkisi her zaman engelleyicidir. Bu engeli ortadan kaldırmak gerekiyor. Çünkü barış sadece politik değil, aynı zamanda toplumsal bir konudur.”

Sevgili Necmiye Alpay, 10 Ekim Katliamı’nı andığı notunda diyor ki: “Barışçıların içi ne zaman rahat olur? 1) Ateşkes sağlandığında, 2) Müzakereler başladığında, 3) Temel hak ve özgürlükler içselleştirilme yoluna gidildiğinde.”

Saydığı ilk iki madde politik meseleler. Alpay’ın da aynı notta yazdığı gibi bunlardan çok uzağız ve korkarım Türkiye’nin artık “Kürt meselesi”nden daha kapsamlı sorunları var. Ancak son madde bu sorunların pek çoğunun çözümü olabilir: Temel hak ve özgürlükleri içselleştirmek meselesi.

Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin yine bir söyleşimizde sarf ettiği sözleri anımsıyorum şimdi. İnsan hakları ve felsefe ilişkisinden konuşuyorduk. Kuçuradi, insan haklarının yalnızca muamele görme ilkeleri olmadığı, aynı zamanda muamele etme ilkeleri olduğunu anlattı. En basit haliyle özetlersem, işkence yapılmasına karşı olmak yeterli değil, işkence yapmamak bilgisini de içselleştirmiş olacaksın. Ne basit değil mi? Ya da maalesef ne kadar zor…

Gorki “Geçmişin arabasıyla hiçbir yere gidemezsin” der. Oysa biz on yıllardır geçmişin arabalarıyla ileri bir demokrasiye varmaya çalışıyoruz. Sonuç ortada. “Benim de Kürt arkadaşlarım var” dan “Çok affedersiniz Ermeni”ye çıkmaz bir sokak: Üstelik ardı arkası kesilmeyen sivil ve asker/polis ölümleri. Yıkılan, ocağı tütmeyen ama temeline ateş düşmüş evler. Yasaklar, tutuklamalar.

Kesin bilgi: İleriye gitmek için artık yeni araçlar geliştirmemiz gerek. Aksi halde barış kelimesinde ısrar etmek gökyüzüne bir dilek balonu göndermekten daha yararlı olmayacak ve şu çok açık ki Gezi’de kol kola girip bir düşü gerçek kılan çocuklar artık barış ve huzur istiyor.

Nasıl yapmalı diye düşününce, sizi bilmem, ben şifayı kültürde buluyorum/görüyorum. Hepimizi farklı ama bir kılan birikimin yansıması/toplamı olan ürünlerde: Halkların yaşam kültüründe —örfünde, âdetinde – sanatında, edebiyatında, dilinde, deyimlerinde, masallarında, dansında, düğününde, türküsünde, cenazesinde, ağıtında, sahnede, beyazperdede, galeride, ev içlerinde veya Türkiye’nin ya da farklı ülkelerin sokaklarında… İnsanların kimlikleriyle değil, ürettikleri eserlerle var olduğu, değer kazandığı o gerçek dünyada. Hem, ne demiş Baltasar Gracian? “İnsan bir barbar olarak doğar ve hayvanlığı ancak kültürle aşar.” By Aslı Uluşahin

Aslı Erdoğan’ın avukatı: Hastaneye sevk işkenceye dönüşüyor

Cezaevlerindeki hak ihlalleri konusunda çalışan Tutuklu Aileleri İle Dayanışma Derneği (TUAD), Türkiye’de 100’e yakını ağır olmak üzere 700 kadar hasta tutuklu ve hükümlü olduğunu tahmin ediyor.

Yazar Aslı Erdoğan bu kişilerden biri. 56 gündür tutuklu olan Erdoğan’ın avukatı Erdal Doğan, çeşitli sağlık sorunları olan yazarın her hastaneye sevkinin, “işkence ve kötü muamele hâli” yarattığını söyledi.

https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-37617173

Belleğin Aslı

Memleket eylül serinliğine bırakıyor kendini, akşam saatleri kentlerin kaldırımlarında, ellerinde dondurmayla neşeli neşeli yürüyen çocuklar üstlerine hırkalarını çekmeye başlıyorlar şimdi. Çatal bıçak, kadeh seslerinin çınladığı ara sokaklara altı yaşlarında Suriyeli bir çocuk giriyor, yırtık, yamalı kazağıyla, elinde birkaç tane kâğıt mendille. Eylül’ün kasvetini hatırlıyor bellekler, Mamak, Metris, Diyarbakır zindanlarını, içimiz ürperiyor. Erdal Eren’i anımsıyoruz, hesabını sormak için yıllarca direnen anasını gözümüzün önüne getiriyoruz. Tek suçu kitap yayımlamak olan İlhan Erdost’u, sabaha karşı eli süngülü jandarmaların, kızı Türküler’i öpmesine bile müsaade etmeden, apar topar götürmelerini, abisinin gözü önünde döverek öldürmelerini. Toplumsal belleğimiz ne kadar kuvvetli?

Bir kamyonun şoför koltuğunun sağına oturuyor ağzında piposu, gözlüklü bir adam. Zindan yatmaktan artık bıkmış, Anadolu halkının sefil, saf, iyi insanlarının, başındaki yemenisi hafif sıyrılmış, kır saçları görünen, ağzında kalmış birkaç dişiyle, gözünde yaş kalmamış analarının devlet baskısıyla tanıştığı hikâyelerini anlatmakla geçirmiş ömrünü bu adam. Kamyon mola vermek için duruyor, onu buralardan götürecek olan adam arkasından yavaşça yaklaşıp onu öldürüyor. Geriye okumaya doyamayacağımız hikâyeleri kalıyor. Üstelik bu adam günümüzde en çok satıyor.

Diğer yanda dünyanın tanıdığı en büyük Türk şairi Nâzım Hikmet, kendi ülkesinde, kendi insanları için çektiği çileleri hatırlayalım. Az değil, Bursa Hapishanesi’nde ömrünün en verimli yılları yıpratılmış, vatandaşlık hakkı elinden alınmış, memleketinden sürgün gitmek zorunda bırakılmış ama buna rağmen memleketine, ülkesine olan hasretini tüm şiirlerinde hissettirmiş. Vasiyetini bu doğrultuda vermiş; “Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni.” Bu vasiyeti hâlâ yerine getirilmemiş, şiirleri onlarca dile çevirilmiş ama bir dönem Türkçe’de basılması yasaklanmış olan mavi gözlü dev adam.

Bunlar arasında elbette sadece yazarlar yok. Yılmaz Güney de var. “Barışın ve özgürlüğün dağlarına yürüyorum şimdi,” diyen Ahmet Kaya da var.

2 Temmuz’u asla unutmuyoruz! Davaları zaman aşımına uğradığında çıkıp sevinenleri asla unutmuyoruz. Kuşlu Gazel’i yazan Metin Altıok’u, “Kırgınım, saçılmış bir nar gibiyim,” diyen Behçet Aysan’ı, sevginin bir kuşun kanadında olduğunu bize en genç, en çocuk sesiyle hatırlatan Hasret abimizi, 35 canımızı asla unutmuyoruz.

Orhan Kemal, Kemal Tahir hepsinin benzer hikâyelerini biliyoruz. Yaşayanlar daha iyi anlatır, bizler dinleriz, belleğimize işleriz. Bizim işimiz biraz da hatırlatmaktır. “Unutamamak. Belleğin kaçınılmaz intikâmı,” diyor o yüzden Aslı Erdoğan.

Şimdi de Aslı Erdoğan’ı kapatıyorlar bir hücreye, diğerleriyle aynı sebeple; “halkı kışkırtmak” diyorlar. Aslı Erdoğan’ın suçu yazmak ve okunmak. Sözcüklerle kışkırtıyor bizleri, edebiyatın kışkırtıcılığını kabullenen bir devletle karşı karşıyayız. Buna mı sevinmeliyiz, yoksa Aslı Erdoğan’ı bu sebepten tutukladıklarına mı üzülmeliyiz. Elbette üzülecek vaktimiz yok, bir avuç yazarın dayanışmaktan başka çaresi yok.

“Yazarlar yalnızlığıyla barışık insanlardır,” demiş Aslı Erdoğan. Bunu bizi rahatlatmak için söylediğini biliyorum. İnsan özgür olduğu zaman yalnızlığıyla barışık olabilir fakat cezaevi şartlarında durum farklı. Elbette Aslı Erdoğan yazabildiği sürece yalnız değildir; sözcükleri onun yanındadır, bir bakıma özgürdür. Fakat sözcüklere sığınmak yetmiyor, hayatında sözcüklere sığınmaktan başka, yazmaktan başka hüneri olmayanlar Aslı için elini taşın altına koymalıdır. En azından sıcaklığına, samimiyetine sığındığımız sözcüklerin hakkını anca bu şekilde verebiliriz. Sözcüklere sığınanlar; edebiyat için, hepsinden öte Aslı’nın özgürlüğü için kalemlerinizi kuşanıp ona arka çıkmak için sığınaklarınızdan doğrulun.

Bellekten söz etmiştim; Kırmızı Pelerinli Kent’te şöyle söylüyor; “Sonuçta, eline kalem alan herkes şu soruyla fazlasıyla boğuşmak zorundadır: Gerçeğin ne kadarına DAYANABİLİRİM?” Şimdi Aslı’nın sorduğu bu soruyla yüzleşmenin vaktidir. By Ata Egemen Çakıl

“Kötülük sıradanlaştı, işkence meşrulaştı, içeri girmek normalleşti”

Aslı Erdoğan için

Babam öldükten sonra beni en çok üzen cümle şu olmuştu: “Hayat devam ediyor.” Evet, ne yazık ki, hayat devam ediyor. Bir teselli cümlesinden çok ölenin ruhuna seslenen bir imrendirme cümlesiydi sanki, “Bak, sen öldün ama hayat devam ediyor.” Bir de arkada kalan evlada hitap var bu cümlede, “Hayat devam ediyor, sen babasız kaldın, naber!”

Günlerdir bu cümle, başka bir biçimde uğulduyor kulaklarımda, bir ara yazayım demiştim, belki yanlış anlaşılır dedim çekindim, aslında bu yazı da bir bakıma o yazma çekingenliği üstüne. Söyleyecek söz kalmadığında ama susmak da mümkün olmadığında ne yapar insan, onun üstüne bu yazı. Aklımda dolanan cümle şu, Aslı tutuklandığından beri, “Hayat devam ediyor, kimimiz içeride, kimimiz dışarıda tutsak.” Bunu söylemek istiyorum, ama sadece bu mu? Dışarıdaki tutsaklığı da anlatmak istiyorum biraz.

Önce içeridekine bakalım, Aslı devletin mimlediği bir gazetede yazı yazıyordu, yayın danışma kurulu üyesiydi, örgüt üyesi olduğu iddiasıyla tutuklandı. Gün olur, utanç vesikası olarak tarihe geçer. Ya şimdi, şimdi zaman nasıl geçecek? İnsan tarihe nasıl geçecek duygusuyla yaşayamaz ki, hayat buradadır, uzak ve soğuk kitap sayfalarında değil. Bir paragrafta, bir dipnotta tarihe onurla geçmek, bu bize yeter diyebiliriz. Ama çektiğimiz acılar o dipnottan büyükse, bu bize yetmezse. O zaman ne olacak. İşte bunu bilmiyoruz. Bütün acılar şahsidir, bütün acılar dilsizdir, aktarılamaz olan bir şey vardır onlarda, acılar paylaşılamaz.

Nurdan Gürbilek’in Sessizin Payı (Metis Yayınları) kitabında okumuştum. Nazilerin toplama kamplarından kurtulan Jean Améry, sonradan “Suç ve Kefaretin Ötesinde” diye bir kitap yazar, o günlerde yaşadığı zorluk şudur: “Toplama kampına Yahudi kimliğini benimseyerek gelenlerin geçmişe, komünist olarak gelenlerin geleceğe dayanan bir gücü, adi suç işleyip gelenlerin ise günü kurtarma yetenekleri vardır. Oysa agnostik, hümanist bir entelektüel, temel düşünsel hoşgörüsü ve yöntemsel kuşkuculuğunun özkıyım unsurlarına dönüştüğünü fark edecektir dehşetle.”

Bazen böyle olur, bir meziyet, hayatın reelpolitiğinde eziyete dönüşür. Bugünlerde yaşadıklarımız tam da buna yakın şeyler, hayatın hoyratlığı kapıya dayanmış ve hiçbir kuşkuya yer bırakmadan belli bir kalıba sokmaya çalışıyor hepimizi, ya ondansın ya bizden, ya siyah ya beyaz. Ama ben iki kalıba da sığmıyorsam, ne siyahsam ne beyaz, ya maviysem. Baskı dönemleri önce nüansları yok eder, nüanslar yok olduğunda herkesi aynı kefeye koymak için, “gel sen de teröristsin” diyebilir mesela hayatında eline hiç silah almamış bir yazara ya da bir dilbilimciye, Aslı Erdoğan’a ve Necmiye Alpay’a yaptıkları tam da bu.

Başka bir örnek vereceğim, Julius Fuçik, Nazilerin Çekoslovakya’yı işgali sırasında Komünist Parti üyesi olarak yeraltı çalışması yürütüyor, sonunda yakalanıp Gestapo hapishanesine konuluyor. İdam edileceğini biliyor orada, bir gardiyanın yardımıyla dışarı notlar çıkarıyor, sonradan o notlar birleştirilip meşhur kitabı Darağacından Notlar’ı (Payel Yayınevi) oluşturuyor. Komünistlerin geleceğe dayanan gücünden elbet Fuçik’te de var, “Biz mutluluk uğruna yaşadık, bu uğurda savaşa girdik, bu uğurda ölüyoruz. Hüzün hiçbir zaman adımızla birlikte anılmasın,” diyor. Ama “unutmayın bizi” de diyor, “güneşin doğduğunu bir sefer görmek için neler vermezdim” de diyor, “faşizm ölmeden önce ne çok iyi insan ölecek” de diyor. Bunlar geleceğe inancın olduğu kadar, dile getirilemeyen bir sitemin de yankısı.

Naziler işkencede ustadır, aylar süren işkencenin ardından Prag’taki parklara götürürler Fuçik’i, insanların gezip eğlendiğini görsün diye, “Bak sen içeridesin, dışarıdaki insanların umurunda değilsin. O yüzden konuş,” derler. “İtiraf et. İsim ver.”

Fuçik isim vermez ama o günkü notlarına şöyle yazar, “Ansızın, duvarlarla çevrili hapishane yaşamından, bu gürül gürül akan insanlık seline kaptırdım kendimi. Ve bu selin ilk damlacığı hiç tatlı gelmedi bana. Öyle olmamalıydı ama. Burada gördüğüm yaşamdır. Ben nereden geliyorum, yaşamın içinden, yaşamaktan geliyorum. Korkunç bir baskı uygulanıyor, evet, yaşam kolay yok edilir şey değil. Bir anda yenilebilir yaşam, ama yüzlercesi fışkırır ansızın. Yaşam bu. Ölümden daha güçlüdür yaşam. Neden öyleyse, tatlı gelmedi o ilk damlacık.”

Fuçik içeride tutsaktı, parklarda eğlenenler de dışarıda, Çekoslovakya Alman işgali altındaydı, tutsağa o parkta, o insan selinde görünen manzara buydu. Fuçik’in sorusu hâlâ güncelliğini koruyor, o yaşam damlacığının neden tatlı gelmediğini bugün de soruyoruz. Bazen dalgın bir bakışla, bazen hüzünlü bir tebessümle, bazen konuşmanın ortasında araya giren bir suskunlukla, bazen derin bir iç çekmeyle sorduğumuz da bu, neden tatlı gelmiyor o yaşam damlacığı.

Kimi zaman, göz ucuyla televizyona bakarken, malum şahıs bir açılış töreninde ya da başka bir yerdedir, canlı yayınla tepeden inme bağlanır, verip veriştirmeye başlar, duymayayım dersiniz, kanalı değiştirmek istersiniz, öbür kanalda da o vardır, bir sonraki kanalda da o, hep o, hep o, bütün kumanda da o, bir kâbus gibi bırakmaz yakanızı. Bunca kanalın ne işe yaradığını sorgularsınız, seçenek dediğiniz şey, seçeneksizliktir aslında. Çok kanallı TRT dönemi, istediğin kanaldan aynı programı seyret. Sonra haberler başlar, askerler şehit olur, teröristler ölü ele geçirilir, Suriye’de 62 hedef 342 top atışıyla vurulur, F—16’lar havadan tanklar karadan hedefleri imha eder, bütün bu kalıp cümleler her gün tekrarlanır, sanki bizim ülkemizde yaşayan insanların değil de çok uzak diyarlardaki birilerinin, bir takım hayal kahramanlarının başından geçen hikâyelerin, korkulu masalların sıradan giriş cümleleridir bunlar. O cümleler bitsin de asıl masal başlasın diye mi bekliyoruz, bilemiyorum, bundan daha korkulusu nasıl olacak, bizim gerçeğimiz şimdilik bu.

Bütün bu dışarıdaki sıkıntıları bir iç sıkıntısı olarak yaşıyoruz hâliyle. Dış dünya beslemekten çok zehirliyor yazarı. Ve dışarıda olmak bir dışlanmışlık duygusuna da beraberinde getiriyor, hiç kimse seni doğrudan dışlamadığı hâlde, sanki bir oyun var ve seni o oyuna almamışlar gibi bir his, çünkü sözün hükmü kalmadı.

AKP bir darbe girişimini kısa süre içinde ters yüz edip sivil bir darbeye dönüştürdü, kötülük sıradanlaştı, işkence meşrulaştı, içeri girmek normalleşti. Böyle günlerde dışarıdakiler de ister istemez şu soruyu soruyor kendine, ne yapmadık da bizi içeri atmadılar? Nâzım Hikmet’in içeride yatacak olana bazı öğütleri var, peki, dışarıda yatacak olana… Dışarıdaki tutsaklık sadece bir laf mı? Ya da aklın bir köşesinin içerde olana takılı kalması mı sadece? Bundan ötesi, hep sorularla bocalamak, elinin kolunu nereye koyacağını bilememek, hep tereddüt içinde olmak, hep ne derler acaba duygusuyla bakmak çevreye, hep bugünlerde doğru mu acaba bu yaptığım diye didiklemek kendini, kısacası nasıl yaşayacağını, nasıl yazacağını bilememek değil mi dışarıdaki tutsaklık.

Hayat edebiyatın üzerinden geçti, hep böyle oldu bu ülkede. Namık Kemal de sürgünde öldü, Nazım Hikmet de. Evet, hep böyleydi, ama onu biz yaşamadık ki. Şimdi yaşıyoruz, şimdi tecrübe ediyoruz. Hayat üzerimizden şimdi geçtiyse, e zaten hep böyleydi diye nasıl kabul edebiliriz ki bunu. Edebiyatı bir kaçış, bir sığınak olarak değil, bir yüzleşme olarak gördüğümüzde derdimiz ikiye katlanıyor.

Bir de ek soru, bir yazar ne zaman konuşur? Bir yanda kitaplarının önüne geçmeme temkinliliği diğer yanda bombalanmış bir pazar yerini andıran memleket, bir yanda artık bir şeyler söyleme zorunluluğu, diğer yanda söylediği sözün altını dolduramama, yaşamıyla doğrulayamama kaygısı, bir yanda böyle ince şeylere takılacak zamanlarda mıyız baskısı diğer yanda ah kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya duygusu… Konuşmanın tam ortasında ikiye bölünmüş gibidir yazar, sanki konuşma zamanı, aynı zamanda susmanın da zamanıdır. Konuşmak isteyen aynı zamanda konuşulmak da ister. Soruyu tersinden soralım, konuşmayan aynı zamanda konuşulmamak mı ister? Yani, okunmak mı ister. Buna da saygı duyulur. Peki, bugünlerde nasıl susulur? Bilmiyorum. Bazen sonsuza kadar susasım geliyor çünkü bir konuşmaya başlarsam bir daha kendimi durduramayacakmışım gibi hissediyorum. Her şeye rağmen yaşamak, bir anlam kaybına karşı mücadele etme çabasıdır diyorum. Her gün yok edilen anlamı, yeniden bulma çabası. En azından bundan vazgeçecek değiliz.

Bir gelecek tasavvuruyla bitirelim. Bugün Aslı Erdoğan’la Necmiye Alpay’a yapılanların 90’lı yıllarda Ahmet Kaya’ya yapılanlardan farkı yok, tek fark yurt dışında değil, cezaevinde olmaları. Belki aradan seneler geçer, yeni çıkarlar çerçevesinde yeni bir iktidar kurulur, o günün reelpolitik ihtiyaçlarını karşılamak için geçmişe baktıklarında, mal bulmuş mağribi gibi bu davayı görürler ve hepimize bağırırlar, “Ulan hepiniz oradaydınız be!” O zaman ne diyeceğiz. Acı olan da bu, hepimiz buradayız. By Emrah Serbes