Edebiyatın doğası gereği özel bir ıstırabı var. Müzik, apayrı bir dil içerisinden, notalarla var ediyor kendini. Resim ve heykel desen, günlük hayatta kullanılan malzemelere bambaşka bir amaçla yaklaştığı andan itibaren büyü yapıyor bir nevi. Üç boyutlu bir özgürlük yaratıyor. Oysa iş edebiyata geldiğinde, yazarın elinde sadece kelimeler var. Her gün kullandığımız, çoğunun içini boşalttığımız kelimelerden, yeni bir dil kurmaya girişiyor. Peki neden? Süregiden hayattan, halihazırdaki düzenden hoşnut olan kim çıkar da kendi yaşadığı ânı durdurma pahasına ayrı bir kainat yaratmaya girişir? Burada illa ki bir kaçınılmazlık devredir. Başka türlü yapamama hali. Bir meram, bir de düş vardır anlatacak. Yazar oturur, kayda geçer ya da yoktan hayal eder. Ki ikisi de şifalı, ikisi de gereklidir her tarihte her coğrafyada hakikatinden edilmeye yeltenilen insanlığa.

